<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[SanaLWorld.Net Knight Online Pvp Serverler Tanıtımı - OnlineHile - Makaleler]]></title>
		<link>https://www.sanalworld.net/</link>
		<description><![CDATA[SanaLWorld.Net Knight Online Pvp Serverler Tanıtımı - OnlineHile - https://www.sanalworld.net]]></description>
		<pubDate>Sat, 18 Apr 2026 19:02:01 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[BAYRAMLARINI KUTLUYORUM...]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3376</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:26:48 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3376</guid>
			<description><![CDATA[‘’Ne hoş bir güzelliği var; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye kötülüğü dokunmadan yaşayanların, onurlu bir yaşamı seçenlerin.’’ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VİRGİNİA WOLF</span><br />
<br />
‘’Hiç kimseyi, başkalarının anlattığı hikâyelere göre yargılama, çünkü herkes hikâyeyi kendi tarafından anlatır.’’ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PLATON</span><br />
<br />
“Bize yeni şeyler değil, yeni bir İNSANLIK lazım.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ALİ ŞERİATİ</span><br />
<br />
İlk evvelde;<br />
<br />
TANIDIĞI VE TANIYACAĞI HER BİR İNSANI, başkalarına sormaya gerek görmeden, başkalarından öğrenmeye tevessül etmeden ve başkalarının tanıtmalarına ihtiyaç duymadan bizatihi KENDİ AKLIYLA VE KALBİYLE tanıyanların, dostluğunu da düşmanlığını da, sevgisini ve nefretini de bu temele göre belirleyenlerin YANİ başkalarının aklıyla ve kalbiyle insanları tanımayanların ve dostluklarını ve düşmanlıklarını, sevgilerini ve nefretlerini başkalarının duygularına ve düşüncelerine göre belirlemeyenlerin, tanımlamaktan ziyade tanımaya çalışanların,<br />
<br />
Sonra da:<br />
<br />
Bahanesiz İNSAN olmaya çalışanların<br />
Bahanesiz İNSAN olabilmeyi başaranların<br />
Bahanesiz İNSAN olarak yaşayamaya çalışanların<br />
Bahanesiz İNSAN olarak ömrünün sonunu getirebilenlerin<br />
Bahanesiz İNSAN olarak ölmeye layık olanların<br />
İNSAN’dan ötesini teferruat olarak görenlerin<br />
Tek kimlik olarak İNSANLIĞI bilenlerin ve arkasını arayıp sormayanların<br />
İNSANLIK olduğunda her şeyin olacağını anlayanların<br />
Görüntüsüyle değil ÖZÜYLE insan olanların<br />
Zevzekliğiyle değil SÖZÜYLE insan olanların<br />
Kof nutuklarıyla değil EYLEMİYLE insan olanların<br />
İlk ve tek kimliği İNSAN olanların<br />
İNSAN kimliği ile gurur duyanların<br />
İNSANLIK ONURU temelinde yaşayanların<br />
İNSANLIK ONURUNU koruyanların<br />
İNSAN ONURUNA yaraşır yaşam için savaşanların<br />
Gücüyle, servetiyle, şöhretiyle, makamıyla İNSAN olmaya çalışmayanların<br />
Yaptıklarıyla küçülünce, sözleriyle büyüyeceğini düşünmeyecek kadar bilge olanların<br />
Silahına ve kuvvetine değil insanlığına ve kafasına güvenenlerin<br />
KURGU İNSANI GERÇEK İNSANA tercih etmeyenlerin<br />
Her kişiyi, her şeyi acımasızca SORGULAYANLARIN<br />
Her kişiye her SORUYU pervasızca soranların<br />
Kişilerden, güçten değil de, insanlığını kaybedebileceğinden korkanların<br />
İNSAN ONURUNA ve İNSAN EMEĞİNE saygı duyanların<br />
Başkalarının EMEĞİNE ve EKMEĞİNE göz dikecek kadar alçalmayanların<br />
Canlı ve cansız tüm varlık âleminin varolma hakkına saygı duyanların<br />
Canı kutsal bilenlerin<br />
Cana kıyan alçakları, soysuzları affetmeyenlerin<br />
Dışındaki kompradorla savaşa başlamadan önce içindeki kompradoru yenenlerin<br />
TERİ, YAŞI, KANI, EMEĞİ sömürmeyenlerin ve sömürttürmeyenlerin, sömürenlerle amansız ve acımasız kavgaya tutuşanların<br />
Emeği gasp edenlerin yanında değil emeğin sahibi olanların yanında saf tutanların<br />
Emeği gasp eden sömürgecileri ve işbirlikçilerini hoş görmeyenlerin, bilakis yok etmek için ölümüne mücadele edenlerin<br />
Son nefesine kadar ezilenlerin safında ve sınıfında yer tutanların<br />
Kendi menfaati için başkalarının haklarının yenilmesine eyvallah etmeyenlerin<br />
Kul hakkı yemekten ödü patlayanların<br />
Yedikleri hakları geri vermeyenleri insan sınıfına koymayanların ve daima o pislikleri in suratlarına tükürenlerin<br />
Midesine bir gram haram girmemiş olanların<br />
Çalışanın ücretini ALNININ TERİ KURUMADAN hakkıyla verenlerin<br />
Açlar varken tok yatmayanların<br />
Yetim hakkı yemeyenlerin<br />
TEK BAŞINA tok ve mutlu olmayı reddedenlerin<br />
ŞEREFLİ varoldukları gibi şerefli yaşayanların<br />
Hiçbir insanın şerefini düşürme alçaklığına düşmeyenlerin<br />
EMROLUNDUKLARI gibi dosdoğru olanların<br />
Dosdoğru olanlara düşman olmayanların<br />
İnatla gerçeğin peşine düşenlerin<br />
Gerçeği aramaktan hiç vazgeçmeyenlerin<br />
Gerçeğin ortaya çıkmasından korkmayanların<br />
Gerçeğe ihanet etmeyenlerin<br />
Gerçeği tahrif ve tahrip yoluyla örtmeyenlerin<br />
Gerçeklerin üstüne örtülen örtüleri kaldırmakta inat edenlerin<br />
İnadına ve ölümüne gerçeğin peşine düşenlerin<br />
Gerçeğe ulaştığı vakit, korkusuzca, hesapsızca ve umarsızca ortaya koyanların<br />
Suçluyu yargılamadan önce onu suça itenin yüreğine bakanların<br />
Suçlu görülenlerin nasıl, neyle ve ne şekilde suçlandıklarını apaçık bilmek isteyenlerin<br />
Tek hakikat benim ve bana ait olan şey tek hakikattir demeyenlerin<br />
Dünya umuru için insanları harcayacak kadar aşağılık ve soysuz olmayanların<br />
Suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu saymayanların<br />
Suçsuzu suçlu gösterip buradan çıkar elde etmeye çalışmayanların<br />
Hesapsız umarsız GÜVEN verenlerin<br />
İftira atmaktan ödü patlayanların<br />
Yalanların karanlığına inat hakikatin aydınlığında yaşamayı seçenlerin<br />
İnsanları uyuşturmayanların, uyutmayanların, aldatmayanların<br />
Adil, ahlaklı, vicdanlı, merhametli olanların<br />
Ahlakı çiğnemeyenlerin<br />
Ahlakçı değil ahlaklı olanların<br />
Adaletten hiçbir sebeple taviz vermeyenlerin<br />
Düşmanına da adil olabilenlerin<br />
Kendisi için istediğini başkası içinde isteyebilenlerin<br />
Kendisine yapılmasını istemediğini başkasına da yapmayanların<br />
Dinim var diye ahlaklı olmayı reddetmeyenlerin<br />
İftira etmeyenlerin, kin gütmeyenlerin, tefrika yaratmayanların<br />
Suçlardan ve suçlamalardan rant üretmeye çalışacak kadar kanı bozuk olmayanların<br />
Düşmanlaştıranlara inat kardeş olanların<br />
Kompleksli ve kıskanç olmayanların<br />
Kurgusal yaşamlarla gerçek yaşamları katletmeyenlerin<br />
Tanrı’dan korktuğu için kuldan korkmayanların<br />
Kula kulluk etmeyenlerin<br />
Köleliği reddedenlerin<br />
İnadına hürriyet diyenlerin<br />
Koyun gibi sürüleşmeyenlerin ve güdülmeyenlerin<br />
Efendi bulmayı da, efendi olmayı da reddedenlerin<br />
Harama ve kul hakkına behemehâl el uzatmayanların, el uzatan pisliklerin suratına tükürenlerin<br />
Herkese hak ettiğini eksiksiz teslim edenlerin<br />
Dalkavuk, düzenbaz, şarlatan, mürai, müfteri, münafık, münkir, müşrik olmayanların<br />
Yetimin hakkını yiyecek kadar alçalmayanların<br />
Doğayı katletmeyenlerin, bilakis doğaya canı pahasına sahip çıkanların, ekosistemi korumaya can adayanların<br />
Doğayı katleden rantiyecilerin yüzlerine tükürenlerin<br />
Kamu malını dilediği gibi peşkeş çekecek kadar alçalmayanların<br />
Kamu malını kendi öz malı gibi görüp umarsızca yiyip içmeyenlerin<br />
Kamu malını rahatça yiyenlerin pislik suratlarına tükürmekten imtina etmeyenlerin<br />
Fazla alıp eksik vermeyenlerin<br />
Kendine bin alıp başkasına biri bile çok görmeyenlerin<br />
Rüşvet ve torpil pisliğine bulaşmayanların<br />
Ehliyete, liyakate sonsuz değer verenlerin<br />
Yüreklerinde kutsal kinler biriktirenlerin<br />
Güçlüye kedi, güçsüze aslan kesilmeyenlerin<br />
Güçsüz karşısında mütekebbir olacak kadar tiksindirici olmayanların<br />
Zalim karşısında eğilmeyenlerin<br />
Zalimleri övecek kadar alçalmayanların<br />
Namuslu, samimi, dürüst olanların<br />
Yalancı, riyakâr, sahtekâr olmayanların<br />
Benden değil diye başkalarının hakkını yemeyi kendilerine hak görmeyenlerin<br />
Karakterli, şerefli, haysiyetli, hissiyatlı, hassasiyetli, mesuliyetli olanların<br />
Şahsiyet sahibi olanların<br />
Değerleri yozlaştırmayanların<br />
Kötülüklere bulaşmayanların<br />
İyilikten vazgeçmeyenlerin<br />
Karşılıksız sevenlerin<br />
Zulme sessiz kalmayanların<br />
Zalimler karşısında lâl olmayanların<br />
Zalim karşısında hakkı insanca haykıranların<br />
Zalimin karşısında geçip sen haksızsın diyecek kadar cesur olabilenlerin<br />
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmayı reddedenlerin<br />
Allah ile aldatmayanların<br />
Kimlik ile aldatmayanların<br />
Vatan ile aldatmayanların<br />
Kuvvetlinin değil haklının yanında duranların<br />
Menfaatler uğruna yapılan haksızlıkları görmeyecek kadar alçalmayanların<br />
Mülkün insanlığın ortak mülkü olduğunu bilenlerin ve paylaşmaktan gocunmayanların<br />
Faşist Emperyalizmle şereflice kavga edenlerin<br />
Dar kafalı ve sekter bir faşist emperyalist olmayanların<br />
Faşizmden ve emperyalizmden nefret edenlerin<br />
BÜYÜK İNSANLIK DEVRİMİ yolunda yürüyenlerin<br />
Her türlü otoriteyi reddedenlerin<br />
Devleti tanrılaştırıp sorgusuz sualsiz boyun eğmeyenlerin<br />
Paylaşmaktan kaçmayanların<br />
Okumaktan gocunmayanların<br />
Düşünmekten korkmayanların<br />
Gerçeğe ulaşmak için her şeyden şüphe edenlerin<br />
Özgürlük uğruna onurluca dövüşenlerin<br />
Fikrin namusuna sadık kalanların<br />
Kuvvetle değil fikirle dövüşenlerin<br />
Kafasıyla değil kuvvetiyle dövüşenlerden nefret edenlerin<br />
Sürekli nefreti körükleyenlerden nefret edenlerin<br />
Her şeyi okuyanların<br />
Her şeyi sorgulayanların<br />
Her soruyu soranların<br />
Okuduklarını anlayanların<br />
Anladıklarını kavrayanların<br />
Kavradıklarını uygulayanların<br />
Eylemsiz konuşanlardan tiksinenlerin<br />
Söylediğini eyleyenlerin<br />
Ucuz polemiklere ve sahte nutuklara kanmayanların<br />
İnsanlığın acılarına ortak olanların<br />
Yaşamak sevincini öldürmeyenlerin<br />
Yaşamak sevincini öldürenlerden tiksinenlerin<br />
Çocukların gülmesine ömür adayabilecek olanların<br />
Çocuklar yaşasın diye yaşayanların<br />
İnsanları öldürmek için değil yaşatmak için yaşayanların<br />
Putları olmayanların<br />
Hiçbir şeyi putlaştırmayanların<br />
Aklını kiraya vermeyenlerin<br />
Aklıyla alay ettirmeyenlerin<br />
Özgürlük için dövüşenlerin<br />
Halka ait olanı kendine ait kılmayanların<br />
Her olaya bazen tersten bakmayı becerenlerin<br />
Madalyonun iki yüzüne de bakabilenlerin<br />
Aldatanlardan ve aldananlardan tiksinenlerin<br />
Asla aldanmayanların ve aldatmayanların<br />
Hiçbir kutsal olguyla aldanmayanların ve aldatmayanların<br />
Esaretten tiksinenlerin<br />
Özgürlüğe aşık olanların<br />
Adalet, hürriyet, uhuvvet, müsavat için kutsal kavga verenlerin<br />
Fikrinin yobazı olmayanların<br />
Aklını verip cehaleti satın almayanların<br />
Cahilden ve cehaletten tiksinenlerin, iğrenenlerin<br />
Acılarını ucuza satmayanların<br />
Vicdanlarına ellerini koyabilenlerin<br />
Kula kulluk etmeyenlerin<br />
Kul karşısında eğilmeyenlerin<br />
Köleliği reddedenlerin<br />
İnsana sadece insan olduğu için saygı duyanların ve değer verenlerin<br />
Suçsuz birini çıkar için suçlu görmeyenlerin<br />
Gammazdan ve jurnalden hayâ edenlerin<br />
Gammaz ve jurnal yapacak kadar alçalmayanların<br />
Kendi hikâyelerini yazanların<br />
Kendi şarkılarını söyleyenlerin<br />
Dostluğa sadakatli kalanların<br />
Dostunu hiçbir sebeple satmayanların<br />
İyi günde de kötü günde de dostunu yalnız bırakmayanların<br />
Dostluğu lafta bırakıp düşürmeyenlerin<br />
Sahte dostluk serenatları terennüm etmeyenlerin<br />
Dostluğu eylemiyle gösterenlerin<br />
Dürüstlükten ayrılmayanların<br />
Cehaletle savaşanların<br />
Bağnazlıkla, her nev’inden yobazlıkla, sekterlikle mücadele içinde olanların<br />
Aydınlığın değerini bilenlerin<br />
Aklın ve bilimin ışığında yürüyenlerin<br />
Kendi akıllarını kullanmaya cüret edebilenlerin<br />
Aydınlığa bir ömür adayabilecek olanların<br />
Barışın ve kardeşliğin değerini bilenlerin<br />
Savaşa karşı barışın yanında yer alanların<br />
Hürriyetin, özgürlüğün, eşitliğin ve bağımsızlığın şarkısını terennüm edenlerin<br />
Kendi kaderlerini çizme iradesi gösterenlerin<br />
Kendi ihtiyarlarını özgürce kullanabilenlerin<br />
Kendi iradelerine sahip çıkanların<br />
Kendi tercihlerini yapabilenlerin<br />
İradelerine ipotek koydurmayanların<br />
Düşenleri kaldıranların<br />
Düşlerinin peşinden koşanların<br />
Düş kurdurabilecek olanlara sahip çıkanların ve onların izinden gidenlerin<br />
Hakları yenilenlere haklarını iade edenlerin<br />
Hiçbir yere ait olmayanların<br />
Sadece insanlığa ait olanların<br />
Hürriyete ve bağımsızlığa âşık olanların<br />
Özgürce yaşamaya sevdalı olanların<br />
Yüreklerinde soylu bir isyan taşıyanların<br />
Kalpten sevenlerin<br />
Ezilenlerin tarafında durma onurunu gösterenlerin<br />
İnsana insan olduğu için değer verenlerin<br />
İnsan olanların<br />
İnsan kalanların<br />
İnsanca yaşamak uğrunda direnenlerin<br />
Büyük insanlığa sevdalı olanların<br />
<br />
BÜYÜK İNSANLIK DEVRİMİ yolunda tavizsiz savaşanların<br />
<br />
Gerçek bayram gününün DEVRİM GÜNÜ olduğuna inananların<br />
<br />
Ve büyük bir İNSANLIK DEVRİMİ rüyasını görenlerin ve bu kutsal rüyanın izini tavizsiz takip edenlerin<br />
<br />
BAYRAMLARINI; tüm kalbimle, derin bilincimle, sonsuz içtenliğimle, engin samimiyetimle, saf benliğimle, olanca ciddiyetimle, büyük insanlığın sınırsız coşkusuyla kutluyorum. Çünkü BAYRAMLARININ kutlanmasını gerçekten hak edenler bunlardır. Çendan vicdanım ve aklım böyle inanıyor ve inandığını haykırıyor. Vesselam.<br />
<br />
İşin en özünde ise; sadece ama sadece ve ilkönce İNSAN OLANLARIN ve başka bir şey olmaya özenmeyenlerin, başka bir şeyle kendini varkılmaya çalışmayanların, insan olmaktan başka hiçbir şeye gerek duymayanların bayramlarını kutluyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[‘’Ne hoş bir güzelliği var; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye kötülüğü dokunmadan yaşayanların, onurlu bir yaşamı seçenlerin.’’ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VİRGİNİA WOLF</span><br />
<br />
‘’Hiç kimseyi, başkalarının anlattığı hikâyelere göre yargılama, çünkü herkes hikâyeyi kendi tarafından anlatır.’’ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PLATON</span><br />
<br />
“Bize yeni şeyler değil, yeni bir İNSANLIK lazım.”<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ALİ ŞERİATİ</span><br />
<br />
İlk evvelde;<br />
<br />
TANIDIĞI VE TANIYACAĞI HER BİR İNSANI, başkalarına sormaya gerek görmeden, başkalarından öğrenmeye tevessül etmeden ve başkalarının tanıtmalarına ihtiyaç duymadan bizatihi KENDİ AKLIYLA VE KALBİYLE tanıyanların, dostluğunu da düşmanlığını da, sevgisini ve nefretini de bu temele göre belirleyenlerin YANİ başkalarının aklıyla ve kalbiyle insanları tanımayanların ve dostluklarını ve düşmanlıklarını, sevgilerini ve nefretlerini başkalarının duygularına ve düşüncelerine göre belirlemeyenlerin, tanımlamaktan ziyade tanımaya çalışanların,<br />
<br />
Sonra da:<br />
<br />
Bahanesiz İNSAN olmaya çalışanların<br />
Bahanesiz İNSAN olabilmeyi başaranların<br />
Bahanesiz İNSAN olarak yaşayamaya çalışanların<br />
Bahanesiz İNSAN olarak ömrünün sonunu getirebilenlerin<br />
Bahanesiz İNSAN olarak ölmeye layık olanların<br />
İNSAN’dan ötesini teferruat olarak görenlerin<br />
Tek kimlik olarak İNSANLIĞI bilenlerin ve arkasını arayıp sormayanların<br />
İNSANLIK olduğunda her şeyin olacağını anlayanların<br />
Görüntüsüyle değil ÖZÜYLE insan olanların<br />
Zevzekliğiyle değil SÖZÜYLE insan olanların<br />
Kof nutuklarıyla değil EYLEMİYLE insan olanların<br />
İlk ve tek kimliği İNSAN olanların<br />
İNSAN kimliği ile gurur duyanların<br />
İNSANLIK ONURU temelinde yaşayanların<br />
İNSANLIK ONURUNU koruyanların<br />
İNSAN ONURUNA yaraşır yaşam için savaşanların<br />
Gücüyle, servetiyle, şöhretiyle, makamıyla İNSAN olmaya çalışmayanların<br />
Yaptıklarıyla küçülünce, sözleriyle büyüyeceğini düşünmeyecek kadar bilge olanların<br />
Silahına ve kuvvetine değil insanlığına ve kafasına güvenenlerin<br />
KURGU İNSANI GERÇEK İNSANA tercih etmeyenlerin<br />
Her kişiyi, her şeyi acımasızca SORGULAYANLARIN<br />
Her kişiye her SORUYU pervasızca soranların<br />
Kişilerden, güçten değil de, insanlığını kaybedebileceğinden korkanların<br />
İNSAN ONURUNA ve İNSAN EMEĞİNE saygı duyanların<br />
Başkalarının EMEĞİNE ve EKMEĞİNE göz dikecek kadar alçalmayanların<br />
Canlı ve cansız tüm varlık âleminin varolma hakkına saygı duyanların<br />
Canı kutsal bilenlerin<br />
Cana kıyan alçakları, soysuzları affetmeyenlerin<br />
Dışındaki kompradorla savaşa başlamadan önce içindeki kompradoru yenenlerin<br />
TERİ, YAŞI, KANI, EMEĞİ sömürmeyenlerin ve sömürttürmeyenlerin, sömürenlerle amansız ve acımasız kavgaya tutuşanların<br />
Emeği gasp edenlerin yanında değil emeğin sahibi olanların yanında saf tutanların<br />
Emeği gasp eden sömürgecileri ve işbirlikçilerini hoş görmeyenlerin, bilakis yok etmek için ölümüne mücadele edenlerin<br />
Son nefesine kadar ezilenlerin safında ve sınıfında yer tutanların<br />
Kendi menfaati için başkalarının haklarının yenilmesine eyvallah etmeyenlerin<br />
Kul hakkı yemekten ödü patlayanların<br />
Yedikleri hakları geri vermeyenleri insan sınıfına koymayanların ve daima o pislikleri in suratlarına tükürenlerin<br />
Midesine bir gram haram girmemiş olanların<br />
Çalışanın ücretini ALNININ TERİ KURUMADAN hakkıyla verenlerin<br />
Açlar varken tok yatmayanların<br />
Yetim hakkı yemeyenlerin<br />
TEK BAŞINA tok ve mutlu olmayı reddedenlerin<br />
ŞEREFLİ varoldukları gibi şerefli yaşayanların<br />
Hiçbir insanın şerefini düşürme alçaklığına düşmeyenlerin<br />
EMROLUNDUKLARI gibi dosdoğru olanların<br />
Dosdoğru olanlara düşman olmayanların<br />
İnatla gerçeğin peşine düşenlerin<br />
Gerçeği aramaktan hiç vazgeçmeyenlerin<br />
Gerçeğin ortaya çıkmasından korkmayanların<br />
Gerçeğe ihanet etmeyenlerin<br />
Gerçeği tahrif ve tahrip yoluyla örtmeyenlerin<br />
Gerçeklerin üstüne örtülen örtüleri kaldırmakta inat edenlerin<br />
İnadına ve ölümüne gerçeğin peşine düşenlerin<br />
Gerçeğe ulaştığı vakit, korkusuzca, hesapsızca ve umarsızca ortaya koyanların<br />
Suçluyu yargılamadan önce onu suça itenin yüreğine bakanların<br />
Suçlu görülenlerin nasıl, neyle ve ne şekilde suçlandıklarını apaçık bilmek isteyenlerin<br />
Tek hakikat benim ve bana ait olan şey tek hakikattir demeyenlerin<br />
Dünya umuru için insanları harcayacak kadar aşağılık ve soysuz olmayanların<br />
Suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu saymayanların<br />
Suçsuzu suçlu gösterip buradan çıkar elde etmeye çalışmayanların<br />
Hesapsız umarsız GÜVEN verenlerin<br />
İftira atmaktan ödü patlayanların<br />
Yalanların karanlığına inat hakikatin aydınlığında yaşamayı seçenlerin<br />
İnsanları uyuşturmayanların, uyutmayanların, aldatmayanların<br />
Adil, ahlaklı, vicdanlı, merhametli olanların<br />
Ahlakı çiğnemeyenlerin<br />
Ahlakçı değil ahlaklı olanların<br />
Adaletten hiçbir sebeple taviz vermeyenlerin<br />
Düşmanına da adil olabilenlerin<br />
Kendisi için istediğini başkası içinde isteyebilenlerin<br />
Kendisine yapılmasını istemediğini başkasına da yapmayanların<br />
Dinim var diye ahlaklı olmayı reddetmeyenlerin<br />
İftira etmeyenlerin, kin gütmeyenlerin, tefrika yaratmayanların<br />
Suçlardan ve suçlamalardan rant üretmeye çalışacak kadar kanı bozuk olmayanların<br />
Düşmanlaştıranlara inat kardeş olanların<br />
Kompleksli ve kıskanç olmayanların<br />
Kurgusal yaşamlarla gerçek yaşamları katletmeyenlerin<br />
Tanrı’dan korktuğu için kuldan korkmayanların<br />
Kula kulluk etmeyenlerin<br />
Köleliği reddedenlerin<br />
İnadına hürriyet diyenlerin<br />
Koyun gibi sürüleşmeyenlerin ve güdülmeyenlerin<br />
Efendi bulmayı da, efendi olmayı da reddedenlerin<br />
Harama ve kul hakkına behemehâl el uzatmayanların, el uzatan pisliklerin suratına tükürenlerin<br />
Herkese hak ettiğini eksiksiz teslim edenlerin<br />
Dalkavuk, düzenbaz, şarlatan, mürai, müfteri, münafık, münkir, müşrik olmayanların<br />
Yetimin hakkını yiyecek kadar alçalmayanların<br />
Doğayı katletmeyenlerin, bilakis doğaya canı pahasına sahip çıkanların, ekosistemi korumaya can adayanların<br />
Doğayı katleden rantiyecilerin yüzlerine tükürenlerin<br />
Kamu malını dilediği gibi peşkeş çekecek kadar alçalmayanların<br />
Kamu malını kendi öz malı gibi görüp umarsızca yiyip içmeyenlerin<br />
Kamu malını rahatça yiyenlerin pislik suratlarına tükürmekten imtina etmeyenlerin<br />
Fazla alıp eksik vermeyenlerin<br />
Kendine bin alıp başkasına biri bile çok görmeyenlerin<br />
Rüşvet ve torpil pisliğine bulaşmayanların<br />
Ehliyete, liyakate sonsuz değer verenlerin<br />
Yüreklerinde kutsal kinler biriktirenlerin<br />
Güçlüye kedi, güçsüze aslan kesilmeyenlerin<br />
Güçsüz karşısında mütekebbir olacak kadar tiksindirici olmayanların<br />
Zalim karşısında eğilmeyenlerin<br />
Zalimleri övecek kadar alçalmayanların<br />
Namuslu, samimi, dürüst olanların<br />
Yalancı, riyakâr, sahtekâr olmayanların<br />
Benden değil diye başkalarının hakkını yemeyi kendilerine hak görmeyenlerin<br />
Karakterli, şerefli, haysiyetli, hissiyatlı, hassasiyetli, mesuliyetli olanların<br />
Şahsiyet sahibi olanların<br />
Değerleri yozlaştırmayanların<br />
Kötülüklere bulaşmayanların<br />
İyilikten vazgeçmeyenlerin<br />
Karşılıksız sevenlerin<br />
Zulme sessiz kalmayanların<br />
Zalimler karşısında lâl olmayanların<br />
Zalim karşısında hakkı insanca haykıranların<br />
Zalimin karşısında geçip sen haksızsın diyecek kadar cesur olabilenlerin<br />
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmayı reddedenlerin<br />
Allah ile aldatmayanların<br />
Kimlik ile aldatmayanların<br />
Vatan ile aldatmayanların<br />
Kuvvetlinin değil haklının yanında duranların<br />
Menfaatler uğruna yapılan haksızlıkları görmeyecek kadar alçalmayanların<br />
Mülkün insanlığın ortak mülkü olduğunu bilenlerin ve paylaşmaktan gocunmayanların<br />
Faşist Emperyalizmle şereflice kavga edenlerin<br />
Dar kafalı ve sekter bir faşist emperyalist olmayanların<br />
Faşizmden ve emperyalizmden nefret edenlerin<br />
BÜYÜK İNSANLIK DEVRİMİ yolunda yürüyenlerin<br />
Her türlü otoriteyi reddedenlerin<br />
Devleti tanrılaştırıp sorgusuz sualsiz boyun eğmeyenlerin<br />
Paylaşmaktan kaçmayanların<br />
Okumaktan gocunmayanların<br />
Düşünmekten korkmayanların<br />
Gerçeğe ulaşmak için her şeyden şüphe edenlerin<br />
Özgürlük uğruna onurluca dövüşenlerin<br />
Fikrin namusuna sadık kalanların<br />
Kuvvetle değil fikirle dövüşenlerin<br />
Kafasıyla değil kuvvetiyle dövüşenlerden nefret edenlerin<br />
Sürekli nefreti körükleyenlerden nefret edenlerin<br />
Her şeyi okuyanların<br />
Her şeyi sorgulayanların<br />
Her soruyu soranların<br />
Okuduklarını anlayanların<br />
Anladıklarını kavrayanların<br />
Kavradıklarını uygulayanların<br />
Eylemsiz konuşanlardan tiksinenlerin<br />
Söylediğini eyleyenlerin<br />
Ucuz polemiklere ve sahte nutuklara kanmayanların<br />
İnsanlığın acılarına ortak olanların<br />
Yaşamak sevincini öldürmeyenlerin<br />
Yaşamak sevincini öldürenlerden tiksinenlerin<br />
Çocukların gülmesine ömür adayabilecek olanların<br />
Çocuklar yaşasın diye yaşayanların<br />
İnsanları öldürmek için değil yaşatmak için yaşayanların<br />
Putları olmayanların<br />
Hiçbir şeyi putlaştırmayanların<br />
Aklını kiraya vermeyenlerin<br />
Aklıyla alay ettirmeyenlerin<br />
Özgürlük için dövüşenlerin<br />
Halka ait olanı kendine ait kılmayanların<br />
Her olaya bazen tersten bakmayı becerenlerin<br />
Madalyonun iki yüzüne de bakabilenlerin<br />
Aldatanlardan ve aldananlardan tiksinenlerin<br />
Asla aldanmayanların ve aldatmayanların<br />
Hiçbir kutsal olguyla aldanmayanların ve aldatmayanların<br />
Esaretten tiksinenlerin<br />
Özgürlüğe aşık olanların<br />
Adalet, hürriyet, uhuvvet, müsavat için kutsal kavga verenlerin<br />
Fikrinin yobazı olmayanların<br />
Aklını verip cehaleti satın almayanların<br />
Cahilden ve cehaletten tiksinenlerin, iğrenenlerin<br />
Acılarını ucuza satmayanların<br />
Vicdanlarına ellerini koyabilenlerin<br />
Kula kulluk etmeyenlerin<br />
Kul karşısında eğilmeyenlerin<br />
Köleliği reddedenlerin<br />
İnsana sadece insan olduğu için saygı duyanların ve değer verenlerin<br />
Suçsuz birini çıkar için suçlu görmeyenlerin<br />
Gammazdan ve jurnalden hayâ edenlerin<br />
Gammaz ve jurnal yapacak kadar alçalmayanların<br />
Kendi hikâyelerini yazanların<br />
Kendi şarkılarını söyleyenlerin<br />
Dostluğa sadakatli kalanların<br />
Dostunu hiçbir sebeple satmayanların<br />
İyi günde de kötü günde de dostunu yalnız bırakmayanların<br />
Dostluğu lafta bırakıp düşürmeyenlerin<br />
Sahte dostluk serenatları terennüm etmeyenlerin<br />
Dostluğu eylemiyle gösterenlerin<br />
Dürüstlükten ayrılmayanların<br />
Cehaletle savaşanların<br />
Bağnazlıkla, her nev’inden yobazlıkla, sekterlikle mücadele içinde olanların<br />
Aydınlığın değerini bilenlerin<br />
Aklın ve bilimin ışığında yürüyenlerin<br />
Kendi akıllarını kullanmaya cüret edebilenlerin<br />
Aydınlığa bir ömür adayabilecek olanların<br />
Barışın ve kardeşliğin değerini bilenlerin<br />
Savaşa karşı barışın yanında yer alanların<br />
Hürriyetin, özgürlüğün, eşitliğin ve bağımsızlığın şarkısını terennüm edenlerin<br />
Kendi kaderlerini çizme iradesi gösterenlerin<br />
Kendi ihtiyarlarını özgürce kullanabilenlerin<br />
Kendi iradelerine sahip çıkanların<br />
Kendi tercihlerini yapabilenlerin<br />
İradelerine ipotek koydurmayanların<br />
Düşenleri kaldıranların<br />
Düşlerinin peşinden koşanların<br />
Düş kurdurabilecek olanlara sahip çıkanların ve onların izinden gidenlerin<br />
Hakları yenilenlere haklarını iade edenlerin<br />
Hiçbir yere ait olmayanların<br />
Sadece insanlığa ait olanların<br />
Hürriyete ve bağımsızlığa âşık olanların<br />
Özgürce yaşamaya sevdalı olanların<br />
Yüreklerinde soylu bir isyan taşıyanların<br />
Kalpten sevenlerin<br />
Ezilenlerin tarafında durma onurunu gösterenlerin<br />
İnsana insan olduğu için değer verenlerin<br />
İnsan olanların<br />
İnsan kalanların<br />
İnsanca yaşamak uğrunda direnenlerin<br />
Büyük insanlığa sevdalı olanların<br />
<br />
BÜYÜK İNSANLIK DEVRİMİ yolunda tavizsiz savaşanların<br />
<br />
Gerçek bayram gününün DEVRİM GÜNÜ olduğuna inananların<br />
<br />
Ve büyük bir İNSANLIK DEVRİMİ rüyasını görenlerin ve bu kutsal rüyanın izini tavizsiz takip edenlerin<br />
<br />
BAYRAMLARINI; tüm kalbimle, derin bilincimle, sonsuz içtenliğimle, engin samimiyetimle, saf benliğimle, olanca ciddiyetimle, büyük insanlığın sınırsız coşkusuyla kutluyorum. Çünkü BAYRAMLARININ kutlanmasını gerçekten hak edenler bunlardır. Çendan vicdanım ve aklım böyle inanıyor ve inandığını haykırıyor. Vesselam.<br />
<br />
İşin en özünde ise; sadece ama sadece ve ilkönce İNSAN OLANLARIN ve başka bir şey olmaya özenmeyenlerin, başka bir şeyle kendini varkılmaya çalışmayanların, insan olmaktan başka hiçbir şeye gerek duymayanların bayramlarını kutluyorum.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yandex Mail Limiti Nedir ?]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3375</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:26:16 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3375</guid>
			<description><![CDATA[Yandex Mail kullanıcılarına yönelik bir uyarıda bulunmak gerekirse, toplu mail gönderimlerinin Yandex Mail hesaplarınızı kalıcı ya da geçici olarak kapatma riski taşıdığını belirtmek isteriz. Günlük olarak belirli bir sınırın üzerinde mail gönderiyorsanız, Yandex'in güvenlik sistemi tarafından spam olarak algılanabilirsiniz. Bu limitler değiştirilemez ve uygulanması kesindir. Eğer bu limitleri ihlal ederseniz, Yandex'in Güvenlik Sistemi Yazılımları tarafından mail gönderim işleminiz otomatik olarak 24 saat boyunca bloke edilir. Mail alabilirsiniz ancak gönderemezsiniz. Her bir mail kutusu için 24 saat içinde en fazla 3000 alıcıya mail gönderebilirsiniz. Alan adınız için toplamda 24 saat içinde en fazla 5000 alıcıya mail gönderebilirsiniz. Ancak bu limitler, dahili alıcılarınız için geçerli değildir. Yandex Mail web sitesinden gönderilen bir mailde en fazla 50 alıcıya yer verilebilirken, Outlook gibi mail programlarından gönderilen maillerde en fazla 35 alıcıya yer verilmelidir. Ayrıca, Yandex Anti-Spam Yazılımı, spam yapıldığı tespit edilmesi durumunda, limitlerinizi otomatik olarak düşürebilir. Bu nedenle, Yandex Mail hesabınızı güvenli bir şekilde kullanmak istiyorsanız, toplu mail gönderimlerinden kaçınmanız ve belirlenen limitleri aşmamaya özen göstermeniz gerekmektedir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yandex Mail kullanıcılarına yönelik bir uyarıda bulunmak gerekirse, toplu mail gönderimlerinin Yandex Mail hesaplarınızı kalıcı ya da geçici olarak kapatma riski taşıdığını belirtmek isteriz. Günlük olarak belirli bir sınırın üzerinde mail gönderiyorsanız, Yandex'in güvenlik sistemi tarafından spam olarak algılanabilirsiniz. Bu limitler değiştirilemez ve uygulanması kesindir. Eğer bu limitleri ihlal ederseniz, Yandex'in Güvenlik Sistemi Yazılımları tarafından mail gönderim işleminiz otomatik olarak 24 saat boyunca bloke edilir. Mail alabilirsiniz ancak gönderemezsiniz. Her bir mail kutusu için 24 saat içinde en fazla 3000 alıcıya mail gönderebilirsiniz. Alan adınız için toplamda 24 saat içinde en fazla 5000 alıcıya mail gönderebilirsiniz. Ancak bu limitler, dahili alıcılarınız için geçerli değildir. Yandex Mail web sitesinden gönderilen bir mailde en fazla 50 alıcıya yer verilebilirken, Outlook gibi mail programlarından gönderilen maillerde en fazla 35 alıcıya yer verilmelidir. Ayrıca, Yandex Anti-Spam Yazılımı, spam yapıldığı tespit edilmesi durumunda, limitlerinizi otomatik olarak düşürebilir. Bu nedenle, Yandex Mail hesabınızı güvenli bir şekilde kullanmak istiyorsanız, toplu mail gönderimlerinden kaçınmanız ve belirlenen limitleri aşmamaya özen göstermeniz gerekmektedir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Deniz Sarıtop Adalet Felsefesi]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3374</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:25:39 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3374</guid>
			<description><![CDATA[<img src="https://forumbey.com/proxy.php?image=https%3A%2F%2Fdenizsaritopsiirleri.files.wordpress.com%2F2023%2F05%2Fimg_20220608_201448-6-1.jpg&amp;hash=19543704c97ba77aa79c690fa8592f49" loading="lazy"  alt="[Resim: proxy.php?image=https%3A%2F%2Fdenizsarit...0fa8592f49]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
<br />
Kürd asıllı Filozof, Şair ve Yazar’dır.<br />
Deniz Sarıtop 05 Mart 1982 yılında Diyarbakır’ın Kulp (Pasur) ilçesine bağlı, Karabulak Köyü, Gırındes Mezrası'nda doğdu.<br />
<br />
<br />
İlk şiirleri: Esmer, Kaldıraç, Doğu Edebiyatı, Ekin Sanat, DüşünBil, Havuz, Herşeye Karşın, Güney, Afrodisyas Sanat, Aydili, Hâr, Mahsusmahal, Ozan Ağacı ve Anafilya gibi dergilerde okuyucular ile buluştu. Bazı şiirleri ve sözleri yabancı dillere de çevirilerek uluslararası edebiyat antolojilerinde yayınlandı.<br />
<br />
<br />
Günümüzde: Tmolos Edebiyat, Karakedi, Berfin Bahar, Leyli Sanat, Akaşa, Kardelen, Kirpi, Ayizi, Cizlavet, Alkış, Akatalpa, Söylenti, Yazık, Bambu Sanat, MorTaka, DelikliÇınar, Yaşam Fanzin ve Genç Fikir İvriz gibi dergilerde şiirler yayımladı.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Deniz Sarıtop Adalet Felsefesi</span><br />
<br />
<br />
<br />
Zaman defterinde, hiçbir şey kaybolmaz.<br />
<br />
<br />
Adalet, bir şeyin sağı, solu ve ortası değildir, o şeyin özüdür; mutlak olanıdır.<br />
<br />
<br />
Bulunduğun yer doğruluksa, senden daha güvenilir kimse yoktur.<br />
<br />
<br />
Bir insanın asıl değeri, sahip olduğu vicdanla ölçülür.<br />
<br />
<br />
Aklın olmadığı yerde cesaret, cesaretin olmadığı yerde akıl, yeniktir.<br />
<br />
<br />
Bir aslanın burnunun dibindeki sineği avlama yeteneği yoktur.<br />
<br />
<br />
Yanlışlar üzerinde yapılmış bir yol, seni karanlıktan başka hiçbir yere götürmez.<br />
<br />
<br />
Şiddete dayalı hiçbir kazanım, tarihe başarı olarak not düşmez.<br />
<br />
<br />
Acı çeken her insanın ihtiyacı olan tek şey, adalet’tir.<br />
<br />
<br />
Akılalmaz tüm kötülüklerin sebebi, yanlış düşünmekten kaynaklanıyor.<br />
<br />
<br />
Şuursuz bir toplum, daima güdülmeye layık bir sürü’dür.<br />
<br />
<br />
Haklıyım demek, hiçbir zaman haklı olmanın önüne geçmiyor.<br />
<br />
<br />
Seni huzursuz eden vicdanın, o hep beni savunan bir yargıç olacak.<br />
<br />
<br />
Yaşayan birini ölmüş gibi göstermek, ahmaklıktır; ölmüş birini de yaşıyor gibi göstermek, deliliktir.<br />
<br />
<br />
Asıl sorun şudur ki, düşünemediklerimin bir gün bana ayak bağı olacağından duyduğum korkudur.<br />
<br />
<br />
Basit insanlar için basit bir gerçeği dile getirmek istiyorum; “işgal edilmiş hiçbir zihnin, TANRI’sı yoktur.”<br />
<br />
<br />
İyi bir insanın başına gelebilecek en büyük felaket, yanlışı doğru bilen bir toplumla aynı havayı solumak zorunda kalmasıdır.<br />
<br />
<br />
Bir fikir bile, TANRI’nın sana uzanan yardım elidir. Sus ve dinle…<br />
<br />
<br />
İnsanları aptalca bir şeye inandırmakla hakikat kendisinden hiçbir şey kaybetmez.<br />
<br />
<br />
Karanlıkta kalan hiçbir şey, sahibine gizli değildir.<br />
<br />
<br />
Cehaletin ömrü, insan aydınlanıncaya kadardır.<br />
<br />
<br />
Nefret, hayatın hiçbir alanında, seni adil bir yargıç yapmaz.<br />
<br />
<br />
Eğer vicdan ön planda tutulursa, insan özü hakikate daha da yakınlaşacaktır.<br />
<br />
<br />
Adalet, soğutmaya gelmez, aksi halde vicdanlar katılaşır.<br />
<br />
<br />
Hiçbir tuzak, hakikat varlığını gizlemeye güç yetiremez. Hakikat, eninde sonunda ortaya çıkacaktır; çünkü o, TANRI tarafından kutsanmış bir kelimedir.<br />
<br />
<br />
Adalet, vicdanın kıblesidir.<br />
<br />
<br />
Düşenin elinden tutun ve adalet ile yargılayın; eğer haksız çıkarsa onu tekrar geldiği yere gönderin.<br />
<br />
<br />
Yargıçlar; kör, sağır ve dilsiz olabilir, fakat ilahi adalet asla…<br />
<br />
<br />
Adalet, bir insanın ve bir karıncanın yaşam hakkı arasında hiçbir fark gözetmeden, hüküm verebilmektir.<br />
<br />
<br />
“Elimden tutan yok mu?” diye feryat etme… Kalbinden tutan var; yetmez mi?<br />
<br />
<br />
En yoksul insan, paylaşmayı bilmeyen insandır; en çaresiz insan, dünya hayatıyla övünen insandır.<br />
<br />
<br />
Adalet, suçtan emindir, fakat yargıçlara güvenmiyor.<br />
<br />
<br />
İnsan olmanın olurunda; hak ve adalet; insan olmanın onurudur.<br />
<br />
<br />
Tepeden baktıkların, senden daha yukarıda olanların aşağıda yansıyan gölgeleridirler.<br />
<br />
<br />
Bir toplumu felakete götüren en büyük tehlike; iyi insanların kötü, kötü insanların iyi olarak tanıtılmasıdır.<br />
<br />
<br />
Kötü insanlar, nefret duygusuna aşıktırlar; ona aç kaldıklarında, daha da saldırganlaşırlar.<br />
<br />
<br />
Yürümesini bilmeyen bir insana yol verseniz bile, o yine de gitmek istediği yere varamaz.<br />
<br />
<br />
Bir insan, kendi hatasına karşı suçludur; mağdur ettiği kişiye karşı da borçludur.<br />
<br />
<br />
Bizim için güzel hayaller kurduğunuz bu dünya, gelecekte hepinizi mutlu edecektir.<br />
<br />
<br />
Cehalet, her türlü suç canavarına dönüşebilen mayası bozuk bir hamurdur.<br />
<br />
<br />
Son damlayı taşıran bardak değildir; ölçüdür.<br />
<br />
<br />
Kalbinde hakikat ışığı olmayan bir kimse, gün ışığı ile aydınlanamaz.<br />
<br />
<br />
Akıl üstesinden gelir, fakat sevgi fetheder.<br />
<br />
<br />
Yalan konuşan insanların inandıkları tek şey, yine yalan konuşmaktır.<br />
<br />
<br />
Dünyanın en karanlık yeri, insan cehaletidir; ve asıl korkmanız gereken yer de orasıdır.<br />
<br />
<br />
Kendi vicdanını sorgulamayan bir toplum, çürümüşlüğün son halkasıdır.<br />
<br />
<br />
Vicdanı kendisinden önce ölen insanın, “insanlıkla” hiçbir bağı kalmaz.<br />
<br />
<br />
En doğru bölücülük iyileri kötülere karşı örgütlemektir. En doğru barış, kötülere iyilerin aldığı eğitimi vermektir.<br />
<br />
<br />
Eğer yüreğinizde sadece sevgiye dair bir bayrak açmışsanız, tüm dünya karşınızda saygıyla eğilecektir.<br />
<br />
<br />
ilahi adalet teslim alınamaz.<br />
<br />
<br />
Yasalar, küçük beyinlerin otoritesidir.<br />
<br />
<br />
Dünyanın iklimi değişmedikçe, hiçbir kanun aklın adalet değirmeninde öğütülecek kadar; temiz, vicdani ve ahlaki değildir.<br />
<br />
<br />
Bir tuzak ne kadar gizli olsa da, hak sahibi TANRI katında asla unutulmaz.<br />
<br />
<br />
Faili bulunmayan bir cinayetin azmettiricisi, soruşturmayı yürüten Savcı'dır.<br />
<br />
<br />
Faili meçhul suç yoktur; adalet ile tüm bağlarını koparmış Savcı ve Hakim vardır.<br />
<br />
<br />
Büyük zaferler, masum insanları kılıçtan geçirip toprakları fethetmekle değil, düşünceleri fethetmekle elde edilir.<br />
<br />
<br />
Adil olmak, kendini TANRI’ya adayanların ruhunda vardır.<br />
<br />
<br />
Ahlaki değerlerden yoksun bir toplumun yasaları, sadece iyi insanları idam etmeye yarar.<br />
<br />
<br />
Bütün ırklar yeryüzü sofrasında birer kardeştirler; ve kardeşlere düşen de kendi aralarında adil davranmaktır.<br />
<br />
<br />
Birine delidir demenin altında gizlenen büyük bir suç vardır.<br />
<br />
<br />
Ezilenler, ezenlerin hukukundan adalet beklemesin.<br />
<br />
<br />
Adalet, ondan nefret edenlerin omuzlarındaki en ağır yüktür.<br />
<br />
<br />
Haksız birinin sürekli “ben haklıyım” demesi, kendisine dair hiçbir çıkış yolu bırakmıyor demektir.<br />
<br />
<br />
Adaletin bir diğer gereği de, güçlüye karşı koyan güçsüzün gücüne güç katmaktır.<br />
<br />
<br />
Kelimelerin konuşulmadığı yerde insan acılara sürgündür.<br />
<br />
<br />
Bir ülkede adalet boşluğu, o ülkenin en karanlık tarafıdır.<br />
<br />
<br />
İnsan, vicdanının sussuzluğunu giderdiği yerde, adalet vardır.<br />
<br />
<br />
Devlet yönetenlerin ahlak ve vicdan sorunu iyileştirilmeden, ülkede adalet ve huzur tecelli etmez.<br />
<br />
<br />
Adalet, hassas bir terazidir; kötü hukukçuların elinde kırılır ve bir daha onarılmaz.<br />
<br />
<br />
Adalet, o güveni sarstığı an, savcılar ve hakimler cezalandırılmalıdır.<br />
<br />
<br />
Adalet ile yönetilmeyen toplumlarda karanlığın ürpertici bir sunumu vardır; herkesi kendine benzetmeye çalışıyor.<br />
<br />
<br />
Adalet, soğutmaya gelmez, aksi halde vicdanlar katılaşır.<br />
<br />
<br />
Korku ve cehalet, her şeyden önce Adalet'in ölümüne sebebiyet veriyor.<br />
<br />
<br />
Yargıyı makyaj ürünlerinden uzak tuttuğunuz sürece, adalet temiz kalır.<br />
<br />
<br />
Devlet'i yönetenlerin ahlak ve vicdan sorunu iyileştirilmeden, ülkede adalet ve huzur tecelli etmez.<br />
<br />
<br />
Pire için yorgan mı yakalım" deyimi; ilahi adalet, evinizi ve mahallenizi ateşe verecek, anlamını taşıyor.<br />
<br />
<br />
Akıl, bize bir gelecek planı yapıyor; kalp, onu iyileştiriyor: vicdan, ikisini de adalet ile yönetmek istiyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="https://forumbey.com/proxy.php?image=https%3A%2F%2Fdenizsaritopsiirleri.files.wordpress.com%2F2023%2F05%2Fimg_20220608_201448-6-1.jpg&amp;hash=19543704c97ba77aa79c690fa8592f49" loading="lazy"  alt="[Resim: proxy.php?image=https%3A%2F%2Fdenizsarit...0fa8592f49]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
<br />
Kürd asıllı Filozof, Şair ve Yazar’dır.<br />
Deniz Sarıtop 05 Mart 1982 yılında Diyarbakır’ın Kulp (Pasur) ilçesine bağlı, Karabulak Köyü, Gırındes Mezrası'nda doğdu.<br />
<br />
<br />
İlk şiirleri: Esmer, Kaldıraç, Doğu Edebiyatı, Ekin Sanat, DüşünBil, Havuz, Herşeye Karşın, Güney, Afrodisyas Sanat, Aydili, Hâr, Mahsusmahal, Ozan Ağacı ve Anafilya gibi dergilerde okuyucular ile buluştu. Bazı şiirleri ve sözleri yabancı dillere de çevirilerek uluslararası edebiyat antolojilerinde yayınlandı.<br />
<br />
<br />
Günümüzde: Tmolos Edebiyat, Karakedi, Berfin Bahar, Leyli Sanat, Akaşa, Kardelen, Kirpi, Ayizi, Cizlavet, Alkış, Akatalpa, Söylenti, Yazık, Bambu Sanat, MorTaka, DelikliÇınar, Yaşam Fanzin ve Genç Fikir İvriz gibi dergilerde şiirler yayımladı.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Deniz Sarıtop Adalet Felsefesi</span><br />
<br />
<br />
<br />
Zaman defterinde, hiçbir şey kaybolmaz.<br />
<br />
<br />
Adalet, bir şeyin sağı, solu ve ortası değildir, o şeyin özüdür; mutlak olanıdır.<br />
<br />
<br />
Bulunduğun yer doğruluksa, senden daha güvenilir kimse yoktur.<br />
<br />
<br />
Bir insanın asıl değeri, sahip olduğu vicdanla ölçülür.<br />
<br />
<br />
Aklın olmadığı yerde cesaret, cesaretin olmadığı yerde akıl, yeniktir.<br />
<br />
<br />
Bir aslanın burnunun dibindeki sineği avlama yeteneği yoktur.<br />
<br />
<br />
Yanlışlar üzerinde yapılmış bir yol, seni karanlıktan başka hiçbir yere götürmez.<br />
<br />
<br />
Şiddete dayalı hiçbir kazanım, tarihe başarı olarak not düşmez.<br />
<br />
<br />
Acı çeken her insanın ihtiyacı olan tek şey, adalet’tir.<br />
<br />
<br />
Akılalmaz tüm kötülüklerin sebebi, yanlış düşünmekten kaynaklanıyor.<br />
<br />
<br />
Şuursuz bir toplum, daima güdülmeye layık bir sürü’dür.<br />
<br />
<br />
Haklıyım demek, hiçbir zaman haklı olmanın önüne geçmiyor.<br />
<br />
<br />
Seni huzursuz eden vicdanın, o hep beni savunan bir yargıç olacak.<br />
<br />
<br />
Yaşayan birini ölmüş gibi göstermek, ahmaklıktır; ölmüş birini de yaşıyor gibi göstermek, deliliktir.<br />
<br />
<br />
Asıl sorun şudur ki, düşünemediklerimin bir gün bana ayak bağı olacağından duyduğum korkudur.<br />
<br />
<br />
Basit insanlar için basit bir gerçeği dile getirmek istiyorum; “işgal edilmiş hiçbir zihnin, TANRI’sı yoktur.”<br />
<br />
<br />
İyi bir insanın başına gelebilecek en büyük felaket, yanlışı doğru bilen bir toplumla aynı havayı solumak zorunda kalmasıdır.<br />
<br />
<br />
Bir fikir bile, TANRI’nın sana uzanan yardım elidir. Sus ve dinle…<br />
<br />
<br />
İnsanları aptalca bir şeye inandırmakla hakikat kendisinden hiçbir şey kaybetmez.<br />
<br />
<br />
Karanlıkta kalan hiçbir şey, sahibine gizli değildir.<br />
<br />
<br />
Cehaletin ömrü, insan aydınlanıncaya kadardır.<br />
<br />
<br />
Nefret, hayatın hiçbir alanında, seni adil bir yargıç yapmaz.<br />
<br />
<br />
Eğer vicdan ön planda tutulursa, insan özü hakikate daha da yakınlaşacaktır.<br />
<br />
<br />
Adalet, soğutmaya gelmez, aksi halde vicdanlar katılaşır.<br />
<br />
<br />
Hiçbir tuzak, hakikat varlığını gizlemeye güç yetiremez. Hakikat, eninde sonunda ortaya çıkacaktır; çünkü o, TANRI tarafından kutsanmış bir kelimedir.<br />
<br />
<br />
Adalet, vicdanın kıblesidir.<br />
<br />
<br />
Düşenin elinden tutun ve adalet ile yargılayın; eğer haksız çıkarsa onu tekrar geldiği yere gönderin.<br />
<br />
<br />
Yargıçlar; kör, sağır ve dilsiz olabilir, fakat ilahi adalet asla…<br />
<br />
<br />
Adalet, bir insanın ve bir karıncanın yaşam hakkı arasında hiçbir fark gözetmeden, hüküm verebilmektir.<br />
<br />
<br />
“Elimden tutan yok mu?” diye feryat etme… Kalbinden tutan var; yetmez mi?<br />
<br />
<br />
En yoksul insan, paylaşmayı bilmeyen insandır; en çaresiz insan, dünya hayatıyla övünen insandır.<br />
<br />
<br />
Adalet, suçtan emindir, fakat yargıçlara güvenmiyor.<br />
<br />
<br />
İnsan olmanın olurunda; hak ve adalet; insan olmanın onurudur.<br />
<br />
<br />
Tepeden baktıkların, senden daha yukarıda olanların aşağıda yansıyan gölgeleridirler.<br />
<br />
<br />
Bir toplumu felakete götüren en büyük tehlike; iyi insanların kötü, kötü insanların iyi olarak tanıtılmasıdır.<br />
<br />
<br />
Kötü insanlar, nefret duygusuna aşıktırlar; ona aç kaldıklarında, daha da saldırganlaşırlar.<br />
<br />
<br />
Yürümesini bilmeyen bir insana yol verseniz bile, o yine de gitmek istediği yere varamaz.<br />
<br />
<br />
Bir insan, kendi hatasına karşı suçludur; mağdur ettiği kişiye karşı da borçludur.<br />
<br />
<br />
Bizim için güzel hayaller kurduğunuz bu dünya, gelecekte hepinizi mutlu edecektir.<br />
<br />
<br />
Cehalet, her türlü suç canavarına dönüşebilen mayası bozuk bir hamurdur.<br />
<br />
<br />
Son damlayı taşıran bardak değildir; ölçüdür.<br />
<br />
<br />
Kalbinde hakikat ışığı olmayan bir kimse, gün ışığı ile aydınlanamaz.<br />
<br />
<br />
Akıl üstesinden gelir, fakat sevgi fetheder.<br />
<br />
<br />
Yalan konuşan insanların inandıkları tek şey, yine yalan konuşmaktır.<br />
<br />
<br />
Dünyanın en karanlık yeri, insan cehaletidir; ve asıl korkmanız gereken yer de orasıdır.<br />
<br />
<br />
Kendi vicdanını sorgulamayan bir toplum, çürümüşlüğün son halkasıdır.<br />
<br />
<br />
Vicdanı kendisinden önce ölen insanın, “insanlıkla” hiçbir bağı kalmaz.<br />
<br />
<br />
En doğru bölücülük iyileri kötülere karşı örgütlemektir. En doğru barış, kötülere iyilerin aldığı eğitimi vermektir.<br />
<br />
<br />
Eğer yüreğinizde sadece sevgiye dair bir bayrak açmışsanız, tüm dünya karşınızda saygıyla eğilecektir.<br />
<br />
<br />
ilahi adalet teslim alınamaz.<br />
<br />
<br />
Yasalar, küçük beyinlerin otoritesidir.<br />
<br />
<br />
Dünyanın iklimi değişmedikçe, hiçbir kanun aklın adalet değirmeninde öğütülecek kadar; temiz, vicdani ve ahlaki değildir.<br />
<br />
<br />
Bir tuzak ne kadar gizli olsa da, hak sahibi TANRI katında asla unutulmaz.<br />
<br />
<br />
Faili bulunmayan bir cinayetin azmettiricisi, soruşturmayı yürüten Savcı'dır.<br />
<br />
<br />
Faili meçhul suç yoktur; adalet ile tüm bağlarını koparmış Savcı ve Hakim vardır.<br />
<br />
<br />
Büyük zaferler, masum insanları kılıçtan geçirip toprakları fethetmekle değil, düşünceleri fethetmekle elde edilir.<br />
<br />
<br />
Adil olmak, kendini TANRI’ya adayanların ruhunda vardır.<br />
<br />
<br />
Ahlaki değerlerden yoksun bir toplumun yasaları, sadece iyi insanları idam etmeye yarar.<br />
<br />
<br />
Bütün ırklar yeryüzü sofrasında birer kardeştirler; ve kardeşlere düşen de kendi aralarında adil davranmaktır.<br />
<br />
<br />
Birine delidir demenin altında gizlenen büyük bir suç vardır.<br />
<br />
<br />
Ezilenler, ezenlerin hukukundan adalet beklemesin.<br />
<br />
<br />
Adalet, ondan nefret edenlerin omuzlarındaki en ağır yüktür.<br />
<br />
<br />
Haksız birinin sürekli “ben haklıyım” demesi, kendisine dair hiçbir çıkış yolu bırakmıyor demektir.<br />
<br />
<br />
Adaletin bir diğer gereği de, güçlüye karşı koyan güçsüzün gücüne güç katmaktır.<br />
<br />
<br />
Kelimelerin konuşulmadığı yerde insan acılara sürgündür.<br />
<br />
<br />
Bir ülkede adalet boşluğu, o ülkenin en karanlık tarafıdır.<br />
<br />
<br />
İnsan, vicdanının sussuzluğunu giderdiği yerde, adalet vardır.<br />
<br />
<br />
Devlet yönetenlerin ahlak ve vicdan sorunu iyileştirilmeden, ülkede adalet ve huzur tecelli etmez.<br />
<br />
<br />
Adalet, hassas bir terazidir; kötü hukukçuların elinde kırılır ve bir daha onarılmaz.<br />
<br />
<br />
Adalet, o güveni sarstığı an, savcılar ve hakimler cezalandırılmalıdır.<br />
<br />
<br />
Adalet ile yönetilmeyen toplumlarda karanlığın ürpertici bir sunumu vardır; herkesi kendine benzetmeye çalışıyor.<br />
<br />
<br />
Adalet, soğutmaya gelmez, aksi halde vicdanlar katılaşır.<br />
<br />
<br />
Korku ve cehalet, her şeyden önce Adalet'in ölümüne sebebiyet veriyor.<br />
<br />
<br />
Yargıyı makyaj ürünlerinden uzak tuttuğunuz sürece, adalet temiz kalır.<br />
<br />
<br />
Devlet'i yönetenlerin ahlak ve vicdan sorunu iyileştirilmeden, ülkede adalet ve huzur tecelli etmez.<br />
<br />
<br />
Pire için yorgan mı yakalım" deyimi; ilahi adalet, evinizi ve mahallenizi ateşe verecek, anlamını taşıyor.<br />
<br />
<br />
Akıl, bize bir gelecek planı yapıyor; kalp, onu iyileştiriyor: vicdan, ikisini de adalet ile yönetmek istiyor.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1: Kullanıcı Yorumları ve Teknik Özellikler]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3373</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:24:51 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3373</guid>
			<description><![CDATA[RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1, BİM mağazalarında yakın bir zamanda satışa sunulacak. Elektrikli bisikletler, uygun fiyatları ve yakıt tasarrufu sağlama avantajlarıyla ulaşım ihtiyacını karşılamak isteyen birçok kişi için cazip bir seçenek haline geldi. Ayrıca spor yapmanın yanı sıra kısa geziler için de harika bir seçenek sunuyorlar. RKS elektrikli bisikletleri, özellikle BİM'de uygun fiyatları ile dikkat çekiyor.<br />
<br />
Kullanıcılar, RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1'i satın almadan önce teknik özelliklerini ve diğer kullanıcıların deneyimlerini incelemeye özen gösteriyorlar. İşte RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1'in teknik özellikleri:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Teknik Özellikler</span><br />
 <ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MOTOR:</span> RKS 36V 250W<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AKÜ:</span> 36V 10Ah<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MAKSIMUM HIZ:</span> 25 km/saat<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SÜRÜŞ MESAFESI:</span> 45-60 km<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ŞARJ SÜRESI:</span> 4-6 Saat<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">FREN SISTEMI:</span> Ön ve arka disk frenler<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SELE:</span> Şehiriçi konfor sunan bir tasarım<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">GÖSTERGE:</span> 866 LCD gösterge<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IŞIKLANDIRMA:</span> 36V gösterge kontrollü ön ve arka LED ışıklar<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">LASTIK:</span> Kenda marka lastikler<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">JANT:</span> 700C tel jantlar<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖN SÜSPANSIYON:</span> 700C sertleştirilmiş çelik süspansiyon sistemi<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VITES ATTIRICI:</span> Shimano 7 vites<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NET AĞIRLIK:</span> 24 kg<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MAKSIMUM TAŞIMA KAPASITESI:</span> 125 kg<br />
</li>
</ul>
Kullanıcı Yorumları:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C.Z.:</span> "Fren balataları kolayca değiştirilebilir, amortisör eksikliği biraz dezavantaj olabilir. 115 kg'lık bir ağırlığı rahatlıkla taşıyabiliyor. Daha önce 36W 350 watt redüktör motorlu bir bisiklet kullanmıştım ve bu bisikletin lastik boyutu büyük olduğu için yokuş tırmanış performansının zayıf olabileceğini düşünmüştüm. Ancak, beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Normal sürüşler için mükemmel bir bisiklet."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F.R.:</span> "Şimdiye kadar 3 adet aldım, farklı renklerde ve farklı zamanlarda. 3. Renk, diğerlerine göre daha iyiydi. Ancak mükemmel demek biraz abartılı olurdu, hala bazı kusurları bulunuyor."<br />
<br />
RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1, uygun fiyatı ve pratik kullanımıyla dikkat çeken bir seçenek gibi görünüyor. Ancak kullanıcı yorumlarını inceleyerek kişisel ihtiyaçlarınıza uygunluğunu değerlendirmek her zaman önemlidir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1, BİM mağazalarında yakın bir zamanda satışa sunulacak. Elektrikli bisikletler, uygun fiyatları ve yakıt tasarrufu sağlama avantajlarıyla ulaşım ihtiyacını karşılamak isteyen birçok kişi için cazip bir seçenek haline geldi. Ayrıca spor yapmanın yanı sıra kısa geziler için de harika bir seçenek sunuyorlar. RKS elektrikli bisikletleri, özellikle BİM'de uygun fiyatları ile dikkat çekiyor.<br />
<br />
Kullanıcılar, RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1'i satın almadan önce teknik özelliklerini ve diğer kullanıcıların deneyimlerini incelemeye özen gösteriyorlar. İşte RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1'in teknik özellikleri:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Teknik Özellikler</span><br />
 <ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MOTOR:</span> RKS 36V 250W<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AKÜ:</span> 36V 10Ah<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MAKSIMUM HIZ:</span> 25 km/saat<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SÜRÜŞ MESAFESI:</span> 45-60 km<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ŞARJ SÜRESI:</span> 4-6 Saat<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">FREN SISTEMI:</span> Ön ve arka disk frenler<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SELE:</span> Şehiriçi konfor sunan bir tasarım<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">GÖSTERGE:</span> 866 LCD gösterge<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IŞIKLANDIRMA:</span> 36V gösterge kontrollü ön ve arka LED ışıklar<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">LASTIK:</span> Kenda marka lastikler<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">JANT:</span> 700C tel jantlar<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖN SÜSPANSIYON:</span> 700C sertleştirilmiş çelik süspansiyon sistemi<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VITES ATTIRICI:</span> Shimano 7 vites<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NET AĞIRLIK:</span> 24 kg<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MAKSIMUM TAŞIMA KAPASITESI:</span> 125 kg<br />
</li>
</ul>
Kullanıcı Yorumları:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C.Z.:</span> "Fren balataları kolayca değiştirilebilir, amortisör eksikliği biraz dezavantaj olabilir. 115 kg'lık bir ağırlığı rahatlıkla taşıyabiliyor. Daha önce 36W 350 watt redüktör motorlu bir bisiklet kullanmıştım ve bu bisikletin lastik boyutu büyük olduğu için yokuş tırmanış performansının zayıf olabileceğini düşünmüştüm. Ancak, beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Normal sürüşler için mükemmel bir bisiklet."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F.R.:</span> "Şimdiye kadar 3 adet aldım, farklı renklerde ve farklı zamanlarda. 3. Renk, diğerlerine göre daha iyiydi. Ancak mükemmel demek biraz abartılı olurdu, hala bazı kusurları bulunuyor."<br />
<br />
RKS Elektrikli Bisiklet MJ-1, uygun fiyatı ve pratik kullanımıyla dikkat çeken bir seçenek gibi görünüyor. Ancak kullanıcı yorumlarını inceleyerek kişisel ihtiyaçlarınıza uygunluğunu değerlendirmek her zaman önemlidir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Snapchat Silinen Fotoğrafları Geri Getirme Nasıl Yapılır?]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3372</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:24:26 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3372</guid>
			<description><![CDATA[Snapchat kullanıcıları arasında sıkça merak edilen konulardan biri, silinen fotoğrafları geri getirme olasılığıdır. Snapchat üzerinde yanlışlıkla silinen görselleri kurtarmak için birkaç farklı yöntem bulunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde, hata ile silinen fotoğrafları geri getirebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Son Silinenler Özelliği</span> Snapchat, son silinenler özelliği sayesinde yanlışlıkla silinen fotoğrafları kurtarma imkanı sunar. Bu özellik sayesinde, son 30 gün içinde silinen görselleri geri getirebilirsiniz. 30 gün içinde silinmiş olan fotoğrafları son silinenler klasöründe bulabilirsiniz. Ancak, 30 günden fazla süre geçmişse, bu yöntem işe yaramayabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Android Silinen Fotoğrafları Kurtarma</span> Android işletim sistemine sahip cihazlar kullanıcılar için kolay bir seçenek sunar. Android telefon kullanıcıları, dosya yöneticisini açarak Snapchat'te bulunan görselleri kurtarabilirler. İşte adımlar:<br />
 <br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>Dosya yöneticisini açın ve "data" seçeneğini bulun.<br />
</li>
<li>Bu klasör içinde "Snapchat" adlı bir klasörü bulun ve açın.<br />
</li>
<li>"Cache" klasörünü açtığınızda, içinde "image snaps" klasörüne erişebilirsiniz.<br />
</li>
<li>Kurtarmak istediğiniz fotoğrafı seçerek "kurtar" seçeneğine tıklayın.<br />
</li>
</ol>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İPhone Silinen Fotoğrafları Geri Getirme</span> İPhone kullanıcıları için de bazı seçenekler bulunmaktadır. iCloud hesabını kullanarak, Snapchat'te yanlışlıkla silinen görselleri geri getirmek mümkündür. İşte adımlar:<br />
 <br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>iCloud uygulamasını açın ve "ayarlar" sekmesine gidin.<br />
</li>
<li>"Genel" seçeneğine tıklayın ve "aktar veya sıfırla" yazan yere gidin.<br />
</li>
<li>"Tüm içerikleri ve ayarları sil" seçeneğine tıklayın.<br />
</li>
<li>"Yedeklemesinden geri yükle" seçeneğine tıklayarak Snapchat dahil tüm verilerinizi geri yükleyebilirsiniz.<br />
</li>
</ol>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Google Drive Silinen Fotoğrafları Geri Getirme</span> Google Drive uygulaması, Snapchat'te silinen videoları ve görselleri geri getirmek için kullanışlı bir seçenektir. İşte adımlar:<br />
 <br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>Google Drive uygulamasına girin ve hesabınıza giriş yapın.<br />
</li>
<li>"Son yedekleme" yazan yere tıklayarak Snapchat'te yer alan fotoğrafları bulun.<br />
</li>
<li>Silinmiş fotoğrafları seçerek "geri yükle" seçeneği ile hızla kurtarabilirsiniz.<br />
</li>
</ol>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Apple Silinen Fotoğrafları Kurtarma</span> Apple kullanıcıları için Snapchat'te yanlışlıkla silinen fotoğrafları geri getirme işlemi biraz daha karmaşık olabilir. Snapchat destek ekibi ile iletişime geçmek veya uygulamaları kullanmak gerekebilir.<br />
<br />
Unutmayın ki Snapchat'te çöp kutusu bulunmamaktadır ve silinen görselleri geri getirmek için yedekleme ve uygulama seçeneklerini kullanmalısınız. Snapchat'te yanlışlıkla silinen fotoğrafları geri getirme işlemi, kullanıcıların belirli teknik bilgilere sahip olmalarını gerektirebilir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Snapchat kullanıcıları arasında sıkça merak edilen konulardan biri, silinen fotoğrafları geri getirme olasılığıdır. Snapchat üzerinde yanlışlıkla silinen görselleri kurtarmak için birkaç farklı yöntem bulunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde, hata ile silinen fotoğrafları geri getirebilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Son Silinenler Özelliği</span> Snapchat, son silinenler özelliği sayesinde yanlışlıkla silinen fotoğrafları kurtarma imkanı sunar. Bu özellik sayesinde, son 30 gün içinde silinen görselleri geri getirebilirsiniz. 30 gün içinde silinmiş olan fotoğrafları son silinenler klasöründe bulabilirsiniz. Ancak, 30 günden fazla süre geçmişse, bu yöntem işe yaramayabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Android Silinen Fotoğrafları Kurtarma</span> Android işletim sistemine sahip cihazlar kullanıcılar için kolay bir seçenek sunar. Android telefon kullanıcıları, dosya yöneticisini açarak Snapchat'te bulunan görselleri kurtarabilirler. İşte adımlar:<br />
 <br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>Dosya yöneticisini açın ve "data" seçeneğini bulun.<br />
</li>
<li>Bu klasör içinde "Snapchat" adlı bir klasörü bulun ve açın.<br />
</li>
<li>"Cache" klasörünü açtığınızda, içinde "image snaps" klasörüne erişebilirsiniz.<br />
</li>
<li>Kurtarmak istediğiniz fotoğrafı seçerek "kurtar" seçeneğine tıklayın.<br />
</li>
</ol>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İPhone Silinen Fotoğrafları Geri Getirme</span> İPhone kullanıcıları için de bazı seçenekler bulunmaktadır. iCloud hesabını kullanarak, Snapchat'te yanlışlıkla silinen görselleri geri getirmek mümkündür. İşte adımlar:<br />
 <br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>iCloud uygulamasını açın ve "ayarlar" sekmesine gidin.<br />
</li>
<li>"Genel" seçeneğine tıklayın ve "aktar veya sıfırla" yazan yere gidin.<br />
</li>
<li>"Tüm içerikleri ve ayarları sil" seçeneğine tıklayın.<br />
</li>
<li>"Yedeklemesinden geri yükle" seçeneğine tıklayarak Snapchat dahil tüm verilerinizi geri yükleyebilirsiniz.<br />
</li>
</ol>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Google Drive Silinen Fotoğrafları Geri Getirme</span> Google Drive uygulaması, Snapchat'te silinen videoları ve görselleri geri getirmek için kullanışlı bir seçenektir. İşte adımlar:<br />
 <br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>Google Drive uygulamasına girin ve hesabınıza giriş yapın.<br />
</li>
<li>"Son yedekleme" yazan yere tıklayarak Snapchat'te yer alan fotoğrafları bulun.<br />
</li>
<li>Silinmiş fotoğrafları seçerek "geri yükle" seçeneği ile hızla kurtarabilirsiniz.<br />
</li>
</ol>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Apple Silinen Fotoğrafları Kurtarma</span> Apple kullanıcıları için Snapchat'te yanlışlıkla silinen fotoğrafları geri getirme işlemi biraz daha karmaşık olabilir. Snapchat destek ekibi ile iletişime geçmek veya uygulamaları kullanmak gerekebilir.<br />
<br />
Unutmayın ki Snapchat'te çöp kutusu bulunmamaktadır ve silinen görselleri geri getirmek için yedekleme ve uygulama seçeneklerini kullanmalısınız. Snapchat'te yanlışlıkla silinen fotoğrafları geri getirme işlemi, kullanıcıların belirli teknik bilgilere sahip olmalarını gerektirebilir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Birey Neler Yapabilir?]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3371</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:23:48 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3371</guid>
			<description><![CDATA[Bir grup üniversiteli arkadaşla son günlerdeki hareketli gündem üzerine konuşurken söz “ne yapabiliriz ki?” sorusuna takıldı. Çoğu arkadaşım tek başına bireyin hiçbir şey yapamayacağını, suya sabuna el sürmek bir kenara, bu konular hakkında konuşmanın dahi zaman kaybı olduğunu ileri sürdü. Gençliğin genelinde böyle bir umutsuzluk söz konusudur. Bu durum karşısında bireyin neler yapabileceğini irdelemek istedim.<br />
<br />
<br />
Çeşmelerden bardağı<br />
Doldurmadan kor isen<br />
Bin yılda dahi beklesen<br />
Kendi dolası değil.<br />
<br />
Yunus Emre<br />
<br />
Bu şiir ve Anadolu ozanlarının bunun gibi diğer şiirleri Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamızı sağlayan kaynağı işaret etmektedir.<br />
<br />
Bu şiir bireyin ne anlama geldiğini anlatıyor. Birey dünyayı değiştirme gücünü barındırır. Ancak harekete geçmelidir. Yoksa boş bardak gibi anlamsızdır. Bin yıl geçse de boş kalacaktır. Ama o bardağın dolması yine insan unsuru ile mümkündür. Her şeyin temelinde insan vardır. Ancak olaylara, dönemlere müdahale etmeyen, müdahil olmayan insan anlamsızdır.<br />
<br />
Kelebek ok yay almış<br />
Ava şikâra çıkar.<br />
Domuzları korkutur.<br />
Ayı başlar kaçmaya.<br />
<br />
Bir akçacık karınca<br />
Kırk batman tuz yüklemiş<br />
Gâh yorgalar, gâh seker<br />
Şehre gider satmaya.<br />
<br />
Kaygusuz Abdal<br />
<br />
Kaygusuz Abdal da bir Anadolu ozanıdır. İmkânsızı şiirleştirmiştir. Bu bence Anadolu insanın olaylara bakışını da örnekliyor. Fransız diplomat Boullion’nun “kağnı kamyonu yener mi hiç?” tahlilini hatırlatıyor. Diplomata göre Türk milleti ve ordusu Yunan ordusu karşısında ancak kamyon karşısındaki kağnı olabilir. Bir kelebeğin ok ve yayla ava çıkması ve domuzları, ayıları korkutması mümkün müdür? Bir karıncanın bu kadar büyük bir kütleyi kaldırması mümkün müdür? Başka bir Anadolu Ozanı ise hamsi balinayı yutar, der. Teşbihte hata yoktur. Biz de Kurtuluş Savaşı’nda böyle değil miydik? Deyim yerindeyse emperyalizmi balinayı yutan hamsi gibi yuttuk, kelebek gibi kovaladık. Savaşı kazandıran esasen işte bu ozanların şiirleri vasıtasıyla aktardığı kültürdür. Bu kültür sayesindedir ki millet bulunduğu duruma bilgece ve sabırla bakabiliyor. Tüm bu birikimi görüp organize edecek liderle Anadolu insanı imkansız görüneni başarmıştır.<br />
<br />
<br />
Anadolu İnsanı Tarihe Nasıl Bakar?<br />
<br />
Tarihe günümüz politikacıları gibi 10 yıllar çerçevesinden değil 500 milyon yıllık çerçeveden bakarsak Cephelerde savaş yönetirken Çalıkuşunu okuyan Atatürk gibi bakmış oluruz, yani maddeci bakmış oluruz. Yağ, peynir dağıtarak seçim hesabı yapmayız. Kaç memuru nereye iltimasla sokacağımızın hesabını yapmayız. Atatürk gibi bakan insan, 500 milyon yıl içinde kendisinin ne denli ufak ve önemsiz olduğunu anlar. Ancak 500 milyon yıl içinde bir tek insanın koca karanlığı bir mum gibi devirebileceğini de bilir. Bunun bir sonucu da diğer insanlarla birlikte önemli olabileceğidir. Diğer insanlar olmazsa bir tek insan hiçtir. Esas olan değiştirme ve dönüştürme iradesini taşımaktır. Atatürk bu bilinçle koca milleti yeniden örgütlemiştir.<br />
<br />
<br />
Tarihin Kuralları<br />
<br />
Her şey değişir. Bir ırmakta iki kez yıkanılamaz. Tüm sertliğine rağmen Granit dahi aşınır. Hayat daima bir akış içindedir. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Örneğin Atatürk diyor ki: “Devrimler yalnızca başlar. Devrimlerin bitmesi diye bir şey yoktur.” Daha açık maddeci bir bakış ise bir doktrin yapmayacağız mı diye soran Yakup Kadri’ye Atatürk’ün “Donar kalırız. Biz hareket halindeyiz.” cevabındadır. Yine Atatürk “Hayat bir ilerleme, bir dinamizm kaynağıdır. İnsan kendini ona uydurmak zorundadır.” Başka bir yerde Atatürk “Devrimler, yapıldığı günlerin anılarıyla yaşatılamaz.” Diyor. Başka bir yerde ise “Devrimin yasalarının tüm yasalardan üstün olduğunu” söylüyor. Yani değişimin her yerde tüm yasaları hiçe sayarak ilerleyeceğini söylüyor. İşte bu bakış açısı maddecidir. Ve tarihe çok geniş bir açıdan bakar. Tarihi bütün olarak kavrar. Devletler için zamanın yüzyıllarla ölçülebileceğini anlar. Şimdiki politikacılar gibi seçim süresinden ibaret görmez. Mercedes Vito olarak rüşvet almaz, vermez de… Yağ ve peynirle seçim hesabı, oy hesabı yapmaz.<br />
<br />
<br />
Mesela bir kitap vardır: Türkün Ateşle İmtihanı… Denir ki Kurtuluş Mücadelesi yıllarında “Tarih Türkü Ateşle imtihan ediyor.” Bu da tarihi bütün olarak kavramanın sonucudur. Maddeci bir bakış açısının sonucudur. Gelinen noktanın tarihte bir çizgi olacağını görenlerce söylenmiştir. Bir başka söz ise Atatürk’ün İsmet Paşa’ya “ sen orada milletin makûs talihini de yendin.” demesidir. Bu sözü diyebilen kanımca tarihi bin yıllardan gören bir insandır. Tarihi daima bir hareket içinde, değişkenlik içinde gören bir bakış açısıdır.<br />
<br />
İşte Türklerin en büyük şansı bu noktada açıklığa kavuşmaktadır. Binlerce yıllık deneyimlerden süzülmüş akıl ve tabii ki sağduyu… Tüm bu birikimi, aklı, sağduyuyu gören bir lider… Sonuç yüzyıla damgası vuran, bir milleti bir anda 300 yıl ileri taşıyan bir devrim… Gerekirse tekrarlanır…<br />
<br />
Türkler tarihlerinin her döneminde tarihi değiştirecek “bireyleri” yetiştirmişlerdir. Cumhuriyetin “sorun çözen insan” yetiştirme hedefi işte bu bireylerin sayısını arttırma hedefidir. Bu bireyler yetişecektir. Başka çare yok…<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir grup üniversiteli arkadaşla son günlerdeki hareketli gündem üzerine konuşurken söz “ne yapabiliriz ki?” sorusuna takıldı. Çoğu arkadaşım tek başına bireyin hiçbir şey yapamayacağını, suya sabuna el sürmek bir kenara, bu konular hakkında konuşmanın dahi zaman kaybı olduğunu ileri sürdü. Gençliğin genelinde böyle bir umutsuzluk söz konusudur. Bu durum karşısında bireyin neler yapabileceğini irdelemek istedim.<br />
<br />
<br />
Çeşmelerden bardağı<br />
Doldurmadan kor isen<br />
Bin yılda dahi beklesen<br />
Kendi dolası değil.<br />
<br />
Yunus Emre<br />
<br />
Bu şiir ve Anadolu ozanlarının bunun gibi diğer şiirleri Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamızı sağlayan kaynağı işaret etmektedir.<br />
<br />
Bu şiir bireyin ne anlama geldiğini anlatıyor. Birey dünyayı değiştirme gücünü barındırır. Ancak harekete geçmelidir. Yoksa boş bardak gibi anlamsızdır. Bin yıl geçse de boş kalacaktır. Ama o bardağın dolması yine insan unsuru ile mümkündür. Her şeyin temelinde insan vardır. Ancak olaylara, dönemlere müdahale etmeyen, müdahil olmayan insan anlamsızdır.<br />
<br />
Kelebek ok yay almış<br />
Ava şikâra çıkar.<br />
Domuzları korkutur.<br />
Ayı başlar kaçmaya.<br />
<br />
Bir akçacık karınca<br />
Kırk batman tuz yüklemiş<br />
Gâh yorgalar, gâh seker<br />
Şehre gider satmaya.<br />
<br />
Kaygusuz Abdal<br />
<br />
Kaygusuz Abdal da bir Anadolu ozanıdır. İmkânsızı şiirleştirmiştir. Bu bence Anadolu insanın olaylara bakışını da örnekliyor. Fransız diplomat Boullion’nun “kağnı kamyonu yener mi hiç?” tahlilini hatırlatıyor. Diplomata göre Türk milleti ve ordusu Yunan ordusu karşısında ancak kamyon karşısındaki kağnı olabilir. Bir kelebeğin ok ve yayla ava çıkması ve domuzları, ayıları korkutması mümkün müdür? Bir karıncanın bu kadar büyük bir kütleyi kaldırması mümkün müdür? Başka bir Anadolu Ozanı ise hamsi balinayı yutar, der. Teşbihte hata yoktur. Biz de Kurtuluş Savaşı’nda böyle değil miydik? Deyim yerindeyse emperyalizmi balinayı yutan hamsi gibi yuttuk, kelebek gibi kovaladık. Savaşı kazandıran esasen işte bu ozanların şiirleri vasıtasıyla aktardığı kültürdür. Bu kültür sayesindedir ki millet bulunduğu duruma bilgece ve sabırla bakabiliyor. Tüm bu birikimi görüp organize edecek liderle Anadolu insanı imkansız görüneni başarmıştır.<br />
<br />
<br />
Anadolu İnsanı Tarihe Nasıl Bakar?<br />
<br />
Tarihe günümüz politikacıları gibi 10 yıllar çerçevesinden değil 500 milyon yıllık çerçeveden bakarsak Cephelerde savaş yönetirken Çalıkuşunu okuyan Atatürk gibi bakmış oluruz, yani maddeci bakmış oluruz. Yağ, peynir dağıtarak seçim hesabı yapmayız. Kaç memuru nereye iltimasla sokacağımızın hesabını yapmayız. Atatürk gibi bakan insan, 500 milyon yıl içinde kendisinin ne denli ufak ve önemsiz olduğunu anlar. Ancak 500 milyon yıl içinde bir tek insanın koca karanlığı bir mum gibi devirebileceğini de bilir. Bunun bir sonucu da diğer insanlarla birlikte önemli olabileceğidir. Diğer insanlar olmazsa bir tek insan hiçtir. Esas olan değiştirme ve dönüştürme iradesini taşımaktır. Atatürk bu bilinçle koca milleti yeniden örgütlemiştir.<br />
<br />
<br />
Tarihin Kuralları<br />
<br />
Her şey değişir. Bir ırmakta iki kez yıkanılamaz. Tüm sertliğine rağmen Granit dahi aşınır. Hayat daima bir akış içindedir. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Örneğin Atatürk diyor ki: “Devrimler yalnızca başlar. Devrimlerin bitmesi diye bir şey yoktur.” Daha açık maddeci bir bakış ise bir doktrin yapmayacağız mı diye soran Yakup Kadri’ye Atatürk’ün “Donar kalırız. Biz hareket halindeyiz.” cevabındadır. Yine Atatürk “Hayat bir ilerleme, bir dinamizm kaynağıdır. İnsan kendini ona uydurmak zorundadır.” Başka bir yerde Atatürk “Devrimler, yapıldığı günlerin anılarıyla yaşatılamaz.” Diyor. Başka bir yerde ise “Devrimin yasalarının tüm yasalardan üstün olduğunu” söylüyor. Yani değişimin her yerde tüm yasaları hiçe sayarak ilerleyeceğini söylüyor. İşte bu bakış açısı maddecidir. Ve tarihe çok geniş bir açıdan bakar. Tarihi bütün olarak kavrar. Devletler için zamanın yüzyıllarla ölçülebileceğini anlar. Şimdiki politikacılar gibi seçim süresinden ibaret görmez. Mercedes Vito olarak rüşvet almaz, vermez de… Yağ ve peynirle seçim hesabı, oy hesabı yapmaz.<br />
<br />
<br />
Mesela bir kitap vardır: Türkün Ateşle İmtihanı… Denir ki Kurtuluş Mücadelesi yıllarında “Tarih Türkü Ateşle imtihan ediyor.” Bu da tarihi bütün olarak kavramanın sonucudur. Maddeci bir bakış açısının sonucudur. Gelinen noktanın tarihte bir çizgi olacağını görenlerce söylenmiştir. Bir başka söz ise Atatürk’ün İsmet Paşa’ya “ sen orada milletin makûs talihini de yendin.” demesidir. Bu sözü diyebilen kanımca tarihi bin yıllardan gören bir insandır. Tarihi daima bir hareket içinde, değişkenlik içinde gören bir bakış açısıdır.<br />
<br />
İşte Türklerin en büyük şansı bu noktada açıklığa kavuşmaktadır. Binlerce yıllık deneyimlerden süzülmüş akıl ve tabii ki sağduyu… Tüm bu birikimi, aklı, sağduyuyu gören bir lider… Sonuç yüzyıla damgası vuran, bir milleti bir anda 300 yıl ileri taşıyan bir devrim… Gerekirse tekrarlanır…<br />
<br />
Türkler tarihlerinin her döneminde tarihi değiştirecek “bireyleri” yetiştirmişlerdir. Cumhuriyetin “sorun çözen insan” yetiştirme hedefi işte bu bireylerin sayısını arttırma hedefidir. Bu bireyler yetişecektir. Başka çare yok…<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Almanya Üzerine…]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3370</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:23:32 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3370</guid>
			<description><![CDATA[Almanya son günlerde Türkiye’ye en sert tepkileri veren devletlerin başında geliyor. Almanya’da başbakanlığa Schröder’in yerine Merkel’in gelmesiyle Türk dostu görüntüsü veren Almanya’nın gerçek yüzü ortaya çıkmış oldu. Merkel gelişiyle Türklere karşı iç politikada temek bir değişiklik olmadı. Tek fark Türkiye’nin AB üyeliğine Almanya’nın verdiği desteğin kösteğe dönüşü oldu. Yoksa, Schröder döneminde Almaya’daki Türkler sahip gözüktükleri tüm hakları yine kullanamıyorlardı. Fakat şunu da belirrtmek gerekir ki, Schröder Merkel’le karşılaştırılamaycak kadar iyiyiydi.<br />
<br />
Şimdilerde ise Merkel Türkiye’nin Kıbrıs’tan adeta vazgeçmesini ve Kopanhag kriterlerini yerine getirmesini istiyor. Bu isteklerin doğruluğu ya da yanlışığını tartışmayalım ve doğru kabul edelim. Biliyoruz ki, Kopengah kriterleri sadece Türkiye için değil, tüm AB ülkeleri için geçerli, yani Almanya da buna dahil. Peki, bize kriter dayatmalarında bulunan Almanya bu kriterlere kendisi ne kadar uyuyor?<br />
<br />
Ana dilde eğitimle başlayalım. Bizi en çok eleştirdikleri konuların başında gelen ana dilde eğitimin Almanya’nın uyguladığını söylemek oldukça güç. Almanya eyaletlere bölünmüş ve her eyaletin kendi sınırları içerisinde geniş yetkileri var. Mesela başkent Berlin’de Herbert isimli okuldaki yasak akıllara durgunluk verici cinsten. Okul yönetimi sınıfta, koridorda, bahçede, kısacası okul sınırlarının tamamında yabancı dil konuşulmasını yasakladı. Düşünebiliyor musunuz, iki Türk bahçede hava alırken Türkçe konuşursa ceza alacak! Biri çıksa ve sorsa, „Türkiye’de Kürtçe konuşturun diye bağırırken neden biz Almanya’da Türkçe konuşamıyoruz?“ dese ne cevap verilir merak ediyorum. Diyelim ki bu sadece o okula özgü bir uygulama. Fakat dahası var. Okulun bu uygulamasından sonra Alman Ulusal Vakfı okula 75.000 Avroluk bir ödül veriyor. Okula ödül verilmesi neyi gösteriyor? Hadi diyelim ki, bu görüş de sadece Alman Ulusal Vakfı’na ait ve diğerlerini bağlamaz ama nereye kadar işe iyi yanından bakacağız? Ne zamana kadar enayi yerine koyulacağız? Almanya Türk dostu öyle mi? Kandıralım kendimizi! Türk dostu olan Almanya’nın eski başkenti Bonn’un en işlek caddelerinden birinde yürürken, tabelasında „Kürdistan Merkezi“ (Kurdistan Zentrum) yazılı bir afiş görseydiniz kendinizi kandırmaya devam edebilir miydiniz? Sıkıldım artık kandırılmaktan! Türkün Türkten başka dostu yoktur demiyorum kesinlikle, bu görüşe katılmıyorum da ancak kimsenin bizi kara kaşımız kara gözümüz için sevmeyeceği gerçeğini de görelim.<br />
<br />
2 milyondan fazla Türkün yaşadığı Almanya’da neredeyse Türkçe eğitim veren okul yok. Oysa Türkiye’de birçok yerde Alman, Fransız ya da Amerikan okullarının olduğunu biliyoruz. Hatta yabancı dide eğitim veren Türk okulları bile var. Almanya Cumhurbaşkanı Köhler’in ne dediğini hatırlayalım: „Almanya’daki göçmen ailelerin evlerinde de Almanca konuşmaları gerekir.“<br />
<br />
Hemen herkesin tam bir sosyal hukuk devleti olarak gördüğü Almanya’da adalet, eşitlik, insan hakları konularından birkaç örnek vereyim;<br />
<br />
Almanya’da yaşamış her zaman rahmetle andığım değerli bir abimin evine Alman polisi nedensiz yere baskın yapmıştı. Nedensiz diyorum, çünkü neden olarak sadece bir „şüphe“ gösterilmişti. Kapıyı kırarak içeri girmişler ve evin her yerini didik didik aramışlar. Sonuç ne, ne buldular? Hiçbir şey. Peki, neden şüphelendiler? Çünkü rahmetli abim bir Türktü ve potansiyel şüpheli hatta şuçluydu.<br />
<br />
Yine Almaya’da yaşayan bir arkadaşıma Alman yetkililerinin sorduğu soru bana oldukça garip gelmişti. Kendisi Türkmen olan arkadaşım Almanya’da yaşayan bir Türkle evlenmişti. Evlilik yoluyla doğal olarak Almanya’da yaşama hakkı oluyordu. Bu işlemleri yaptırmak için gittiklerinde Alman yetkili arkadaşıma ve hanımına şu soruyu yöneltmiş: „Biriniz Türkmen birinizse Türksün. Nasıl oluyor da anlaşabiliyorsunuz?“ Bu soru garplik derecesini aşıp saçmalama boutuna gelmiş, cehaletin ve tarafgirliğin zirvesidir. Aynı dili konuşlacaksın, aynı kültüre, aynı dine sahip olacaksın ve biri sana nasıl anlaşabildiğini soracak! Arkadaşım bu olayı anlattığında Alman caddelerindeki insanlar aklıma gelmişti. Farklı dilleri konuşan, farklı kültürlere sahip, biribirleriyle alakasız sarışın bir Alman bayan ile zenci bir Afrikalı erkeğin Alman caddelerinde el ele kol kola gezip nasıl anlaşabildiklerini sorgulamayan, görmezden gelen bir zihniyetin hemen her şeyi aynı olan iki insanın anlaşabilmesini sorgulamasını sizce nasıl yorumlamalıyım?<br />
<br />
Gerçek anlamda Türk dostu olan ya da en azından olaylara ve kişilere objektif yaklaşan birçok Alman’ın da var olduğunu unutmamak gerekir. Amacım Almanları kötülemek veya onlara cephe almak değil. Fakat birçok Alman’ın Türklere ön yargılarla yaklaştığını ve bunda bizim de önemli bir etkimizin olduğunu bilelim.<br />
<br />
Almaya’daki Amadeo Antonio Vakfı Başkanı Anetta Kahlen, sınırlar arasında programı için röportaj yapan Banu Avar’a Bush’un fikirlerine katıldığını ve en büyük şikayetinin İsrail ve Amerika karşıtlığı olduğunu söylüyordu. Irkçılıkla mücadele ve insan hakları konularında çalışma yapan vakfın ilgisini Türklerin yaşadığı sorunlar pek de çekmiyor gözüküyordu. Kim bilir, belki onlara göre Türklere tüm haklar veriliyordu ve tek ırkçılık Amerikalılara ve İsraillilere karşı yapılıyordu. Böyle miydi acaba? Belki de Almanya’da yaşayan 2 milyon Türkten daha fazla İsrailli ve Amerikalı vardır da bizim haberimiz yoktur.<br />
İşin bir de iç siyaset yönü var. Siyasi partilerin çok farklı politikaları var. Bahse konu Türkiye olunca, taban tabana zıt olan partilerin bile Kopenhag, Maastricht, insan hakları gibi konularda ortak paydalarda buluşabildiğini görüyoruz. Banu Avar, Almanya konulu Sınırlar Arasında programında ırkçılık konusunda en uç parti olan NPD’nin internet sayfasındaki (<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Almanya son günlerde Türkiye’ye en sert tepkileri veren devletlerin başında geliyor. Almanya’da başbakanlığa Schröder’in yerine Merkel’in gelmesiyle Türk dostu görüntüsü veren Almanya’nın gerçek yüzü ortaya çıkmış oldu. Merkel gelişiyle Türklere karşı iç politikada temek bir değişiklik olmadı. Tek fark Türkiye’nin AB üyeliğine Almanya’nın verdiği desteğin kösteğe dönüşü oldu. Yoksa, Schröder döneminde Almaya’daki Türkler sahip gözüktükleri tüm hakları yine kullanamıyorlardı. Fakat şunu da belirrtmek gerekir ki, Schröder Merkel’le karşılaştırılamaycak kadar iyiyiydi.<br />
<br />
Şimdilerde ise Merkel Türkiye’nin Kıbrıs’tan adeta vazgeçmesini ve Kopanhag kriterlerini yerine getirmesini istiyor. Bu isteklerin doğruluğu ya da yanlışığını tartışmayalım ve doğru kabul edelim. Biliyoruz ki, Kopengah kriterleri sadece Türkiye için değil, tüm AB ülkeleri için geçerli, yani Almanya da buna dahil. Peki, bize kriter dayatmalarında bulunan Almanya bu kriterlere kendisi ne kadar uyuyor?<br />
<br />
Ana dilde eğitimle başlayalım. Bizi en çok eleştirdikleri konuların başında gelen ana dilde eğitimin Almanya’nın uyguladığını söylemek oldukça güç. Almanya eyaletlere bölünmüş ve her eyaletin kendi sınırları içerisinde geniş yetkileri var. Mesela başkent Berlin’de Herbert isimli okuldaki yasak akıllara durgunluk verici cinsten. Okul yönetimi sınıfta, koridorda, bahçede, kısacası okul sınırlarının tamamında yabancı dil konuşulmasını yasakladı. Düşünebiliyor musunuz, iki Türk bahçede hava alırken Türkçe konuşursa ceza alacak! Biri çıksa ve sorsa, „Türkiye’de Kürtçe konuşturun diye bağırırken neden biz Almanya’da Türkçe konuşamıyoruz?“ dese ne cevap verilir merak ediyorum. Diyelim ki bu sadece o okula özgü bir uygulama. Fakat dahası var. Okulun bu uygulamasından sonra Alman Ulusal Vakfı okula 75.000 Avroluk bir ödül veriyor. Okula ödül verilmesi neyi gösteriyor? Hadi diyelim ki, bu görüş de sadece Alman Ulusal Vakfı’na ait ve diğerlerini bağlamaz ama nereye kadar işe iyi yanından bakacağız? Ne zamana kadar enayi yerine koyulacağız? Almanya Türk dostu öyle mi? Kandıralım kendimizi! Türk dostu olan Almanya’nın eski başkenti Bonn’un en işlek caddelerinden birinde yürürken, tabelasında „Kürdistan Merkezi“ (Kurdistan Zentrum) yazılı bir afiş görseydiniz kendinizi kandırmaya devam edebilir miydiniz? Sıkıldım artık kandırılmaktan! Türkün Türkten başka dostu yoktur demiyorum kesinlikle, bu görüşe katılmıyorum da ancak kimsenin bizi kara kaşımız kara gözümüz için sevmeyeceği gerçeğini de görelim.<br />
<br />
2 milyondan fazla Türkün yaşadığı Almanya’da neredeyse Türkçe eğitim veren okul yok. Oysa Türkiye’de birçok yerde Alman, Fransız ya da Amerikan okullarının olduğunu biliyoruz. Hatta yabancı dide eğitim veren Türk okulları bile var. Almanya Cumhurbaşkanı Köhler’in ne dediğini hatırlayalım: „Almanya’daki göçmen ailelerin evlerinde de Almanca konuşmaları gerekir.“<br />
<br />
Hemen herkesin tam bir sosyal hukuk devleti olarak gördüğü Almanya’da adalet, eşitlik, insan hakları konularından birkaç örnek vereyim;<br />
<br />
Almanya’da yaşamış her zaman rahmetle andığım değerli bir abimin evine Alman polisi nedensiz yere baskın yapmıştı. Nedensiz diyorum, çünkü neden olarak sadece bir „şüphe“ gösterilmişti. Kapıyı kırarak içeri girmişler ve evin her yerini didik didik aramışlar. Sonuç ne, ne buldular? Hiçbir şey. Peki, neden şüphelendiler? Çünkü rahmetli abim bir Türktü ve potansiyel şüpheli hatta şuçluydu.<br />
<br />
Yine Almaya’da yaşayan bir arkadaşıma Alman yetkililerinin sorduğu soru bana oldukça garip gelmişti. Kendisi Türkmen olan arkadaşım Almanya’da yaşayan bir Türkle evlenmişti. Evlilik yoluyla doğal olarak Almanya’da yaşama hakkı oluyordu. Bu işlemleri yaptırmak için gittiklerinde Alman yetkili arkadaşıma ve hanımına şu soruyu yöneltmiş: „Biriniz Türkmen birinizse Türksün. Nasıl oluyor da anlaşabiliyorsunuz?“ Bu soru garplik derecesini aşıp saçmalama boutuna gelmiş, cehaletin ve tarafgirliğin zirvesidir. Aynı dili konuşlacaksın, aynı kültüre, aynı dine sahip olacaksın ve biri sana nasıl anlaşabildiğini soracak! Arkadaşım bu olayı anlattığında Alman caddelerindeki insanlar aklıma gelmişti. Farklı dilleri konuşan, farklı kültürlere sahip, biribirleriyle alakasız sarışın bir Alman bayan ile zenci bir Afrikalı erkeğin Alman caddelerinde el ele kol kola gezip nasıl anlaşabildiklerini sorgulamayan, görmezden gelen bir zihniyetin hemen her şeyi aynı olan iki insanın anlaşabilmesini sorgulamasını sizce nasıl yorumlamalıyım?<br />
<br />
Gerçek anlamda Türk dostu olan ya da en azından olaylara ve kişilere objektif yaklaşan birçok Alman’ın da var olduğunu unutmamak gerekir. Amacım Almanları kötülemek veya onlara cephe almak değil. Fakat birçok Alman’ın Türklere ön yargılarla yaklaştığını ve bunda bizim de önemli bir etkimizin olduğunu bilelim.<br />
<br />
Almaya’daki Amadeo Antonio Vakfı Başkanı Anetta Kahlen, sınırlar arasında programı için röportaj yapan Banu Avar’a Bush’un fikirlerine katıldığını ve en büyük şikayetinin İsrail ve Amerika karşıtlığı olduğunu söylüyordu. Irkçılıkla mücadele ve insan hakları konularında çalışma yapan vakfın ilgisini Türklerin yaşadığı sorunlar pek de çekmiyor gözüküyordu. Kim bilir, belki onlara göre Türklere tüm haklar veriliyordu ve tek ırkçılık Amerikalılara ve İsraillilere karşı yapılıyordu. Böyle miydi acaba? Belki de Almanya’da yaşayan 2 milyon Türkten daha fazla İsrailli ve Amerikalı vardır da bizim haberimiz yoktur.<br />
İşin bir de iç siyaset yönü var. Siyasi partilerin çok farklı politikaları var. Bahse konu Türkiye olunca, taban tabana zıt olan partilerin bile Kopenhag, Maastricht, insan hakları gibi konularda ortak paydalarda buluşabildiğini görüyoruz. Banu Avar, Almanya konulu Sınırlar Arasında programında ırkçılık konusunda en uç parti olan NPD’nin internet sayfasındaki (<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Medeniyet İttifakı - Ekümenik Patrik]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3369</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:23:07 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3369</guid>
			<description><![CDATA[Papa’nın gelişi çok tartışıldı, herkes görüşünü ortaya koydu. Uzunca yapılan tartışmalar, yorumlar neticesinde bir sonuca ulaşılmadı, zaten bir sonuç vermesi de beklenmez. Amaç onun gelişiyle ilgili bir fikir sahibi olmamızdır. Papa hangi nedenlerden dolayı geldi, gelince neler yaptı ve ziyaretinin neticesinde neler değişti ya da değişecek; bunlar hakkında bir fikrimiz olmalı. Birçok yorumda Medeniyetler İttifakından söz edildi, AB yolunda ilerleyebilmemizle bir alaka kuranlar oldu, “Ekümenik” sıfatının verilmesi ile ilgili kaygılar ortaya kondu vs.<br />
<br />
“Medeniyetler İttifakı” deyince aklımıza ne geliyor? Boş, anlamsız bir proje ya da gerçekleştirilmesi tüm dünya için önem arz eden bir ittifak mı? Bu konuda yazılacak birçok konu, bahsedilecek bir sürü mesele var fakat çok uzun süreceğinden bu konuyu ayrıca ele almak daha iyi olacaktır. Fakat burada Papa’nın Medeniyetler İttifakına olası etkilerinden ve Türkiye’ye gelişinin Medeniyetler İttifakına etkilerinden bahsetmek istiyorum. Erdoğan’ın karar değiştirerek Papa’yı havaalanında karşılaması hatta bir jest yaparak uçağına kadar gitmesi ile olumlu başlayan Papa’nın Türkiye ziyareti, karşılıklı jestlerle devam etti. Papa kısa bir süre içerisinde büyük fikir değişikliği yaşamış olmalı ki Türkiye ve İslam ile ilgili olumlu sözler sarf etti. Bilmem kaçıncı Papa’nın Türkleri sevdiğinden ve benzeri şeylerden bahsetti. Kendisinin siyasi olmadığını fakat Türkiye’nin AB’ye girişini desteklediğini bile söyledi. Hani koltuk sevdasının siyasileri ve düşüncelerini değiştirdiğinin defalarca şahidi olmuştuk ama ben bir dinin liderinin fikirsel açıdan bu kadar değiştiğine ilk kez şahit oluyorum. Yaşarsak daha çok şeylerin şahidi olacağız ama neyse. Papa olmadan önce yazdığı ‘Kilise, Ekümenizm ve Politika’ adlı kitabında ‘Türkiye kesinlikle AB’ye alınmamalıdır’ diyen Papa Avrupa’nın bir coğrafya üzerine değil, ortak bir inanç üzerine kurulduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ve yakın bir zamanda Hz. Peygamber hakkında söylediği/alıntıladığı “Peygamber Muhammed dünyaya şer ve gayri insani şeyler getirdi. İnancı kılıçla yaymak gibi…” sözlerinin neticesinde başta İslam dünyası olmak üzere birçok yerden tepkiler gelmesine rağmen Papa özür dilemeyerek sözlerinin arkasında durmuş, sadece yanlış anlaşılmasından üzüntü duyduğunu söylemişti. Şimdi soruyorum, 2 ay içerisinde bu Papa’nın düşünceleri değişmiş olabilir mi sizce? Ya da Medeniyetler İttifakı yapıyorsunuz, bu ittifakın tüm dünya üzerinde etkili olacağını savunuyorsunuz, Medeniyetler İttifakı Sonuç Bildirgesi yayımlıyorsunuz fakat bir dinin en büyük temsilcisi olan Papa bu ittifakta yer almıyor, hatta haberi bile yok sonuç bildirgesinden. Papa Erdoğan’a sonuç deklarasyonunu görmek istediğini söylüyor ve Erdoğan da en kısa zamanda ulaştıracağını söylüyor. Uyan da balığa gidelim demek lazım Papa’ya ve eğer Papa’yı davet etmedilerse Erdoğan ve İspanya Başbakanı Zapatero’ya da. Sonrasında da bu Papa’nın Medeniyetler İttifakı’na yardımcı olacağını mı düşünmeliyim? Türkiye’ye gelip te bilmem kaçıncı Papa gibi Ayasofya’da diz çöküp dua etmemesi ya da Sultanahmet’te saygı duruşunda bulunması veya Türkiye ve İslam hakkında olumlu sözler sarf etmesi olumlu gelişmeler, bunları takdir etmek gerekir fakat bunların hiçbiri bana gerçekçi gelmiyor. Yani bu davranışlarından sonra Papa’nın çıkıp ta yarın öbür gün yine Hz. Peygamber ya da İslam hakkında saçmalamayacağının, Türkler barbarlardı demeyeceğinin garantisini kim verebilir? Kitabında Türkiye’yi kötüleyen Papa kitabının yeni baskısı yapılsa bu görüşlerini değiştirerek mi yayımlayacak? Ratzinger, Papa olmasından sadece 8 ay önce, 10 Ağustos 2004 tarihli Fransız Le Monde gazetesine verdiği demeçte Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmış, “Türkiye Avrupa Birliği’ne değil İslam Dünyası’na katılsın.” dememiş miydi? Zaten onu Papa olarak seçenler onu bu görüşleri ile seçmedi mi? Hayatının sonuna kadar Papa olarak kalacak olan Alman Ratzinger kendisini seçenleri mahcup etmeyeceğinin göstergesi olarak Papa seçilmesinin henüz ikinci senesindeyken Hz. Peygamber hakkında saçmalamadı mı? İnşallah ben yanılıyorumdur. Papa gerçekten Türkiye’yi seviyordur, İslam’a saygılıdır hatta Medeniyetler İttifakı’na yardımcı olur.( Erdoğan sonuç deklarasyonunu gönderecek ya, Papa da okuyup yardımcı olmaya çalışacak). Türkiye’yi destekleyen bir Papa bizim için gerçekten çok iyi olurdu.<br />
<br />
Ekümenikim, Ekümeniksin, Fener Patriği Ekümenik<br />
<br />
Fener Rum Patrikhanesi’ndeki Aya Yorgi Kilisesi’nde düzenlenen ayinde konuşma yapan Papa, “Özellikle selefim Papa II. Jean Paul’un, 1979’da İstanbul’u ve Ekümenik Patrik I. Bartholomeos’un Roma’yı ziyaretini…” dedi. Yani Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Ekümenik sıfatını tanıdığını açıkça ilan etti. Nedir bu sıfat, ne işe yarar, yenilir mi içilir mi? Bartholomeos bu sıfatı alınca dünyadaki tüm Ortodoksların dini lideri Fener Rum Patriği oluyor. Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Namık Tan bu sıfatı kabul etmediklerini açıkladı. Fatih Sultan Mehmet’in Patrik’i nasıl kullandığını, bize ne yararlar sağladığını hatırlayalım. Fener Rum Patriği de, Ekümenik sıfatı da bizim için hem zehir hem şifa hükmündedir. Eğer resmiyette olduğu gibi Fener Rum Patriği’ni Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir kurum olarak dış etkilerden uzak kendi himayemizde tutabilirsek, Fatih’in yaptığı gibi onu kullanabilirsek Türkiye’nin önemini, etkisini ve gücünü uluslararası arenada daha da yükseltebiliriz. Lozan görüşmelerinde de işte bu etkiyi kullanabilmek için Patriğin İstanbul’da kalmasına başta karşı çıkılmasına rağmen izin verilmişti. Patrikhaneden sadece birkaç metre uzaklıkta Çarşamba’da bulunan İsmailağa Cemaatinin orada oluşmasında, genişlemesinde ve Patrikhane’yi çevreleyerek adeta orada hapsedilmesinde devletin bir desteği ya da bir bildiği olabilir mi soruları da akıllara gelmiyor değil. Fakat tersi bir düşünceyle Türkiye’nin kontrolünden çıkan Ekümenik bir Patrikhane’nin neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Türkiye’nin kontrolünde olmayan Patrik hangi ülkelerin etkisine girecek ve o ülkelerin Türkiye’ye karşı olası isteklerine ne tepki verecektir? Buna göre Ekümenik sıfatını tanıyıp tanımamamızın kararını yine siz verin.<br />
<br />
İşin bir de şu yönü var; Papa’nın Ekümenik sıfatı vermek gibi bir yetkisi mi var? Yani Papa dedi diye bunu Hıristiyan dünyası kabul mü edecek? 150 milyonluk nüfusuyla Rusya ve yüz milyonlara nüfuzuyla Rus Ortodoks Kilisesi’nin bu sıfatı ne kadar kabul edeceği ise diğer bir soru. 18-24 Eylül tarihleri arasında Belgrat’ta gerçekleştirilen 9. Uluslararası Ortodoks-Katolik Diyalog Komisyonu’nda Fener Patrikhanesi’nin “Ekümenik Konsey” olarak tanımlanması üzerine, Moskova Patriği’nin temsilcisi resmi bir protestoda bulunmuştu. Yani işler sadece bizimle Fener Patriği ya da Papa arasında değil. İşte bu noktada bizim Rusya ile gelişmekte olan ilişkilerimizi daha da geliştirme imkanı bulmamız ve belki de Rusya ile Ekümeniklik gibi dini konular ve başka birçok konuda ortak paydalarda buluşmamız sağlanabilir. Bakalım zaman bize bu konularda ne gösterecek.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Papa’nın gelişi çok tartışıldı, herkes görüşünü ortaya koydu. Uzunca yapılan tartışmalar, yorumlar neticesinde bir sonuca ulaşılmadı, zaten bir sonuç vermesi de beklenmez. Amaç onun gelişiyle ilgili bir fikir sahibi olmamızdır. Papa hangi nedenlerden dolayı geldi, gelince neler yaptı ve ziyaretinin neticesinde neler değişti ya da değişecek; bunlar hakkında bir fikrimiz olmalı. Birçok yorumda Medeniyetler İttifakından söz edildi, AB yolunda ilerleyebilmemizle bir alaka kuranlar oldu, “Ekümenik” sıfatının verilmesi ile ilgili kaygılar ortaya kondu vs.<br />
<br />
“Medeniyetler İttifakı” deyince aklımıza ne geliyor? Boş, anlamsız bir proje ya da gerçekleştirilmesi tüm dünya için önem arz eden bir ittifak mı? Bu konuda yazılacak birçok konu, bahsedilecek bir sürü mesele var fakat çok uzun süreceğinden bu konuyu ayrıca ele almak daha iyi olacaktır. Fakat burada Papa’nın Medeniyetler İttifakına olası etkilerinden ve Türkiye’ye gelişinin Medeniyetler İttifakına etkilerinden bahsetmek istiyorum. Erdoğan’ın karar değiştirerek Papa’yı havaalanında karşılaması hatta bir jest yaparak uçağına kadar gitmesi ile olumlu başlayan Papa’nın Türkiye ziyareti, karşılıklı jestlerle devam etti. Papa kısa bir süre içerisinde büyük fikir değişikliği yaşamış olmalı ki Türkiye ve İslam ile ilgili olumlu sözler sarf etti. Bilmem kaçıncı Papa’nın Türkleri sevdiğinden ve benzeri şeylerden bahsetti. Kendisinin siyasi olmadığını fakat Türkiye’nin AB’ye girişini desteklediğini bile söyledi. Hani koltuk sevdasının siyasileri ve düşüncelerini değiştirdiğinin defalarca şahidi olmuştuk ama ben bir dinin liderinin fikirsel açıdan bu kadar değiştiğine ilk kez şahit oluyorum. Yaşarsak daha çok şeylerin şahidi olacağız ama neyse. Papa olmadan önce yazdığı ‘Kilise, Ekümenizm ve Politika’ adlı kitabında ‘Türkiye kesinlikle AB’ye alınmamalıdır’ diyen Papa Avrupa’nın bir coğrafya üzerine değil, ortak bir inanç üzerine kurulduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ve yakın bir zamanda Hz. Peygamber hakkında söylediği/alıntıladığı “Peygamber Muhammed dünyaya şer ve gayri insani şeyler getirdi. İnancı kılıçla yaymak gibi…” sözlerinin neticesinde başta İslam dünyası olmak üzere birçok yerden tepkiler gelmesine rağmen Papa özür dilemeyerek sözlerinin arkasında durmuş, sadece yanlış anlaşılmasından üzüntü duyduğunu söylemişti. Şimdi soruyorum, 2 ay içerisinde bu Papa’nın düşünceleri değişmiş olabilir mi sizce? Ya da Medeniyetler İttifakı yapıyorsunuz, bu ittifakın tüm dünya üzerinde etkili olacağını savunuyorsunuz, Medeniyetler İttifakı Sonuç Bildirgesi yayımlıyorsunuz fakat bir dinin en büyük temsilcisi olan Papa bu ittifakta yer almıyor, hatta haberi bile yok sonuç bildirgesinden. Papa Erdoğan’a sonuç deklarasyonunu görmek istediğini söylüyor ve Erdoğan da en kısa zamanda ulaştıracağını söylüyor. Uyan da balığa gidelim demek lazım Papa’ya ve eğer Papa’yı davet etmedilerse Erdoğan ve İspanya Başbakanı Zapatero’ya da. Sonrasında da bu Papa’nın Medeniyetler İttifakı’na yardımcı olacağını mı düşünmeliyim? Türkiye’ye gelip te bilmem kaçıncı Papa gibi Ayasofya’da diz çöküp dua etmemesi ya da Sultanahmet’te saygı duruşunda bulunması veya Türkiye ve İslam hakkında olumlu sözler sarf etmesi olumlu gelişmeler, bunları takdir etmek gerekir fakat bunların hiçbiri bana gerçekçi gelmiyor. Yani bu davranışlarından sonra Papa’nın çıkıp ta yarın öbür gün yine Hz. Peygamber ya da İslam hakkında saçmalamayacağının, Türkler barbarlardı demeyeceğinin garantisini kim verebilir? Kitabında Türkiye’yi kötüleyen Papa kitabının yeni baskısı yapılsa bu görüşlerini değiştirerek mi yayımlayacak? Ratzinger, Papa olmasından sadece 8 ay önce, 10 Ağustos 2004 tarihli Fransız Le Monde gazetesine verdiği demeçte Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmış, “Türkiye Avrupa Birliği’ne değil İslam Dünyası’na katılsın.” dememiş miydi? Zaten onu Papa olarak seçenler onu bu görüşleri ile seçmedi mi? Hayatının sonuna kadar Papa olarak kalacak olan Alman Ratzinger kendisini seçenleri mahcup etmeyeceğinin göstergesi olarak Papa seçilmesinin henüz ikinci senesindeyken Hz. Peygamber hakkında saçmalamadı mı? İnşallah ben yanılıyorumdur. Papa gerçekten Türkiye’yi seviyordur, İslam’a saygılıdır hatta Medeniyetler İttifakı’na yardımcı olur.( Erdoğan sonuç deklarasyonunu gönderecek ya, Papa da okuyup yardımcı olmaya çalışacak). Türkiye’yi destekleyen bir Papa bizim için gerçekten çok iyi olurdu.<br />
<br />
Ekümenikim, Ekümeniksin, Fener Patriği Ekümenik<br />
<br />
Fener Rum Patrikhanesi’ndeki Aya Yorgi Kilisesi’nde düzenlenen ayinde konuşma yapan Papa, “Özellikle selefim Papa II. Jean Paul’un, 1979’da İstanbul’u ve Ekümenik Patrik I. Bartholomeos’un Roma’yı ziyaretini…” dedi. Yani Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Ekümenik sıfatını tanıdığını açıkça ilan etti. Nedir bu sıfat, ne işe yarar, yenilir mi içilir mi? Bartholomeos bu sıfatı alınca dünyadaki tüm Ortodoksların dini lideri Fener Rum Patriği oluyor. Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Namık Tan bu sıfatı kabul etmediklerini açıkladı. Fatih Sultan Mehmet’in Patrik’i nasıl kullandığını, bize ne yararlar sağladığını hatırlayalım. Fener Rum Patriği de, Ekümenik sıfatı da bizim için hem zehir hem şifa hükmündedir. Eğer resmiyette olduğu gibi Fener Rum Patriği’ni Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir kurum olarak dış etkilerden uzak kendi himayemizde tutabilirsek, Fatih’in yaptığı gibi onu kullanabilirsek Türkiye’nin önemini, etkisini ve gücünü uluslararası arenada daha da yükseltebiliriz. Lozan görüşmelerinde de işte bu etkiyi kullanabilmek için Patriğin İstanbul’da kalmasına başta karşı çıkılmasına rağmen izin verilmişti. Patrikhaneden sadece birkaç metre uzaklıkta Çarşamba’da bulunan İsmailağa Cemaatinin orada oluşmasında, genişlemesinde ve Patrikhane’yi çevreleyerek adeta orada hapsedilmesinde devletin bir desteği ya da bir bildiği olabilir mi soruları da akıllara gelmiyor değil. Fakat tersi bir düşünceyle Türkiye’nin kontrolünden çıkan Ekümenik bir Patrikhane’nin neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Türkiye’nin kontrolünde olmayan Patrik hangi ülkelerin etkisine girecek ve o ülkelerin Türkiye’ye karşı olası isteklerine ne tepki verecektir? Buna göre Ekümenik sıfatını tanıyıp tanımamamızın kararını yine siz verin.<br />
<br />
İşin bir de şu yönü var; Papa’nın Ekümenik sıfatı vermek gibi bir yetkisi mi var? Yani Papa dedi diye bunu Hıristiyan dünyası kabul mü edecek? 150 milyonluk nüfusuyla Rusya ve yüz milyonlara nüfuzuyla Rus Ortodoks Kilisesi’nin bu sıfatı ne kadar kabul edeceği ise diğer bir soru. 18-24 Eylül tarihleri arasında Belgrat’ta gerçekleştirilen 9. Uluslararası Ortodoks-Katolik Diyalog Komisyonu’nda Fener Patrikhanesi’nin “Ekümenik Konsey” olarak tanımlanması üzerine, Moskova Patriği’nin temsilcisi resmi bir protestoda bulunmuştu. Yani işler sadece bizimle Fener Patriği ya da Papa arasında değil. İşte bu noktada bizim Rusya ile gelişmekte olan ilişkilerimizi daha da geliştirme imkanı bulmamız ve belki de Rusya ile Ekümeniklik gibi dini konular ve başka birçok konuda ortak paydalarda buluşmamız sağlanabilir. Bakalım zaman bize bu konularda ne gösterecek.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Toplum ve Ekonomi Üzerine…]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3368</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:22:49 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3368</guid>
			<description><![CDATA[1970’li yılların ortasından itibaren Türkiye sınırları içerisine yerleşen, 1980 itibariyle büyük bir hız kazanan ve 1990’larda tamamen sahip olan “serbest piyasa ekonomisi ideolojisi” toplumsal yapıyla birlikte ideolojik düzlemde de parçalanmış bir toplum yarattı. 18. yüzyılın sonunda Batı’nın liberal ideolojisi, Birinci Sanayi Devrimi’nin merkezine işadamını koyarken ve 20. yüzyılın son çeyreğine kadar bundan daha farklı bir politika izlemezken Türkiye’nin bu zamana kadar ne 1830, 1848 ihtilalleri gibi işçi ayaklanmaları olmuş, ne Hitler Almanya’sı gibi ırkçı diktatörleri olmuş, ne de 1917 Sovyet İhtilali gibi işçi diktatöryasını amaçlayan düzenler kurulmuştu. Osmanlı’daki toprak sistemi ile Avrupa’daki toprak sistemi bu farklılığın kaynağıdır. Avrupa’da feodal yapı varken Osmanlı’da anti-feodal yapı vardı. Osmanlı toprak düzenini analiz etmeden, taslak yapısı kafalarımıza yerleşmeden olup biteni anlamamız mümkün değildir. Osmanlı’da bir saray, birde köylü vardır. Köylü özgürdür, toprak padişahındır. Köylüye toprak, bir ömür sürebilecek kısmını işletsin diye bırakılır. Özüyle Osmanlı sosyal sisteminde küçük köylüyle saray arasında hiçbir sosyal tabaka yoktur.<br />
<br />
Bu durum sermaye birikimine izin vermeyecek bir yapıdır. Feodal düzende ise köle çalışır, sermaye birikimine sebep olur, bu durumda sanayileşmenin önünü açar. Aynı zamanda bu sosyal sınıf hak-çıkar çatışmasını tetikler ve insan haklarını ortaya çıkarır. Bizde seraye birikim olmadığından sanayileşmenin gerekli adımları atılamadı. Avrupa’da ise feodalizm burjuvaziyi doğurdu. Şimdi benim çok merak ettiğim ve liberallere sormak istediğim bir soru var: Osmanlı Devleti zamanında halkı ezmediği ve onlarında isyan çıkarıp devleti insan haklarına zorlamadığı bir durumdaysak buna yerinmeli miyiz, övünmeli miyiz? Bu bizim daha iyi bir toplum yapısına sahip olduğumuzu ve bunu geliştirmemiz gerektiği anlamına gelmez mi? Neden varsa yoksa liberalizm?<br />
<br />
Bizi “liberalizm” sözcüğüyle asıl tanıştıran Turgut Özal ülkeye no-frost buzdolabını, ABS’li arabasını getirtmiş ve bizi ihya etmişti. Toplum tüketme tutkusu yüzünden batı üretici piyasası için iyi bir pazar haline geldiğimizi - halbuki iyi bir üretici toplum olmamız gerektiğinin - farkına varamadı. 1970’lerden bu yana farkına varan kesimlerde piyasa ekonomisine ve sömürüsüne karşı “aşırı dinci” ve “aşırı milliyetçi” ideolojiler hortladı. Toplum hem 70 yıllık “bağımsız” oluşturduğu birikimini piyasaya sürülen büyüleyici metalara sahip olmak için hızla eritmeye başladı, hem de ekonomik koşulların körüklediği ideolojik kutuplaşmalar vahim boyutlara vardı. Eğitim ve ekonomik düzeyi düşük köylü kesim, “şehirli olma” güdüsüyle ne köylülükten tam olarak çıkabildi ne de şehirli olabildi ve bir orta dünya oluşturdu: “gecekondu mahalleleri.” Ekonomik düzen ve işsizlik arttıkça “adil düzen” taraftarları arttı. Öte yandan “kolay yoldan köşeyi dönmecilik” ahlak yapımız haline geldi.<br />
<br />
Otuz yıl önce “Ortak Pazar,” sonra AT, şimdi de AB diye tanımlanan yapıda bulunmak isteyen Türkiye’nin yerine getirmesi gereken temel koşullardan biri siyasal demokrasinin yerleşmesi. İyi de farkına varamadığımız bir durum mevcut. İç dinamiklerimize hiç önem göstermiyoruz. Uluslararası şirketler, yabancı sermaye tabii ki de normal koşullarda – yani anlaşma içerisinde yer alan bütün ülkelerin belirli bir alanda güç dayatabildiği koşullarda! - normaldir. Fakat ortada acı bir gerçek vardır, Türkiye üretimde de tüketimde de bağımsız değildir. Yerel kalkınma planları eksik kalmaktadır; eğitim özgün değildir, özentidir; yazımda daha önce belirttiğim “güvenlik” unsurunun sağlanabilmesi için gerekli olan ulusal zenginlik ve özgürlük–bağımsızlık yanlış anlatılmış ve saptırılmıştır.<br />
<br />
Bir üçüncü dünya ülkesiyiz ve bunun en büyük nedeni montaj ülke olmamız. Bunun anlamı ürettiğimiz her ürünün patentinin Batılı güçlü ülkelere ait olmasıdır. Bu rekabet piyasasında herkes üretimde risk almaktan kaçındığı için piyasada inanılmaz bir celep durum(tüccar ve esnaf sınıfı) vardır. Ulusal üretimin pek önemsenmediği ortadadır. İkinci büyük problem ise makro dengesizliği oluşturan yurtiçi tasarruf oranının arttırılmamasıdır. Ulusal kaynaklar çarçur edilmeye alışılmış, israf önüne geçilemez bir hal almıştır. Aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası programları, 1980’e dek tarım dışsatımcısı olan ülkeyi hızla dışalımcı haline getirmiştir. 1980 yılında tarımsal ürün dışsatımı, dışalımdan 7 kat daha fazla iken 1995 yılında bu oran eşitlendi. 2000 yılına gelindiğinde ise dışalım dışsatımı geçti; o yıl 3.7 milyar dolarlık dışsatım yapılırken 4.1 milyar dolarlık dışalım yapıldı. Bu sorunlar ne IMF‘den borç almayla, ne de Amerika’nın yüzüne biraz daha sırıtık bir ifadeyle gülümsemeyle çözülmez. Problem öncelikle toplumun yozlaşmış etik temellerinin tekrar tamiriyle düzeltilebilir. Ardından “slogan milliyetçiliği”ne son verilip özümüzü korumaya ve geliştirmeye yönelik, bağımsız ideolojiler oluşturulmalıdır. Uygun bir eğitimle kaynak israfı önlenip, sabit sermaye yatırımlarının daha verimli alanlara kaydırılması sağlanabilinmelidir.<br />
<br />
Aslında Türkiye insanının çalışma azmi ve disiplini son derece umut vericidir. Hükümetler bu potansiyeli akıllı politikalarla ve yerinde müdahalelerle değerlendirip bütün toplumun geleceği hususunda olumlu adımlar atmış olacaktır.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1970’li yılların ortasından itibaren Türkiye sınırları içerisine yerleşen, 1980 itibariyle büyük bir hız kazanan ve 1990’larda tamamen sahip olan “serbest piyasa ekonomisi ideolojisi” toplumsal yapıyla birlikte ideolojik düzlemde de parçalanmış bir toplum yarattı. 18. yüzyılın sonunda Batı’nın liberal ideolojisi, Birinci Sanayi Devrimi’nin merkezine işadamını koyarken ve 20. yüzyılın son çeyreğine kadar bundan daha farklı bir politika izlemezken Türkiye’nin bu zamana kadar ne 1830, 1848 ihtilalleri gibi işçi ayaklanmaları olmuş, ne Hitler Almanya’sı gibi ırkçı diktatörleri olmuş, ne de 1917 Sovyet İhtilali gibi işçi diktatöryasını amaçlayan düzenler kurulmuştu. Osmanlı’daki toprak sistemi ile Avrupa’daki toprak sistemi bu farklılığın kaynağıdır. Avrupa’da feodal yapı varken Osmanlı’da anti-feodal yapı vardı. Osmanlı toprak düzenini analiz etmeden, taslak yapısı kafalarımıza yerleşmeden olup biteni anlamamız mümkün değildir. Osmanlı’da bir saray, birde köylü vardır. Köylü özgürdür, toprak padişahındır. Köylüye toprak, bir ömür sürebilecek kısmını işletsin diye bırakılır. Özüyle Osmanlı sosyal sisteminde küçük köylüyle saray arasında hiçbir sosyal tabaka yoktur.<br />
<br />
Bu durum sermaye birikimine izin vermeyecek bir yapıdır. Feodal düzende ise köle çalışır, sermaye birikimine sebep olur, bu durumda sanayileşmenin önünü açar. Aynı zamanda bu sosyal sınıf hak-çıkar çatışmasını tetikler ve insan haklarını ortaya çıkarır. Bizde seraye birikim olmadığından sanayileşmenin gerekli adımları atılamadı. Avrupa’da ise feodalizm burjuvaziyi doğurdu. Şimdi benim çok merak ettiğim ve liberallere sormak istediğim bir soru var: Osmanlı Devleti zamanında halkı ezmediği ve onlarında isyan çıkarıp devleti insan haklarına zorlamadığı bir durumdaysak buna yerinmeli miyiz, övünmeli miyiz? Bu bizim daha iyi bir toplum yapısına sahip olduğumuzu ve bunu geliştirmemiz gerektiği anlamına gelmez mi? Neden varsa yoksa liberalizm?<br />
<br />
Bizi “liberalizm” sözcüğüyle asıl tanıştıran Turgut Özal ülkeye no-frost buzdolabını, ABS’li arabasını getirtmiş ve bizi ihya etmişti. Toplum tüketme tutkusu yüzünden batı üretici piyasası için iyi bir pazar haline geldiğimizi - halbuki iyi bir üretici toplum olmamız gerektiğinin - farkına varamadı. 1970’lerden bu yana farkına varan kesimlerde piyasa ekonomisine ve sömürüsüne karşı “aşırı dinci” ve “aşırı milliyetçi” ideolojiler hortladı. Toplum hem 70 yıllık “bağımsız” oluşturduğu birikimini piyasaya sürülen büyüleyici metalara sahip olmak için hızla eritmeye başladı, hem de ekonomik koşulların körüklediği ideolojik kutuplaşmalar vahim boyutlara vardı. Eğitim ve ekonomik düzeyi düşük köylü kesim, “şehirli olma” güdüsüyle ne köylülükten tam olarak çıkabildi ne de şehirli olabildi ve bir orta dünya oluşturdu: “gecekondu mahalleleri.” Ekonomik düzen ve işsizlik arttıkça “adil düzen” taraftarları arttı. Öte yandan “kolay yoldan köşeyi dönmecilik” ahlak yapımız haline geldi.<br />
<br />
Otuz yıl önce “Ortak Pazar,” sonra AT, şimdi de AB diye tanımlanan yapıda bulunmak isteyen Türkiye’nin yerine getirmesi gereken temel koşullardan biri siyasal demokrasinin yerleşmesi. İyi de farkına varamadığımız bir durum mevcut. İç dinamiklerimize hiç önem göstermiyoruz. Uluslararası şirketler, yabancı sermaye tabii ki de normal koşullarda – yani anlaşma içerisinde yer alan bütün ülkelerin belirli bir alanda güç dayatabildiği koşullarda! - normaldir. Fakat ortada acı bir gerçek vardır, Türkiye üretimde de tüketimde de bağımsız değildir. Yerel kalkınma planları eksik kalmaktadır; eğitim özgün değildir, özentidir; yazımda daha önce belirttiğim “güvenlik” unsurunun sağlanabilmesi için gerekli olan ulusal zenginlik ve özgürlük–bağımsızlık yanlış anlatılmış ve saptırılmıştır.<br />
<br />
Bir üçüncü dünya ülkesiyiz ve bunun en büyük nedeni montaj ülke olmamız. Bunun anlamı ürettiğimiz her ürünün patentinin Batılı güçlü ülkelere ait olmasıdır. Bu rekabet piyasasında herkes üretimde risk almaktan kaçındığı için piyasada inanılmaz bir celep durum(tüccar ve esnaf sınıfı) vardır. Ulusal üretimin pek önemsenmediği ortadadır. İkinci büyük problem ise makro dengesizliği oluşturan yurtiçi tasarruf oranının arttırılmamasıdır. Ulusal kaynaklar çarçur edilmeye alışılmış, israf önüne geçilemez bir hal almıştır. Aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası programları, 1980’e dek tarım dışsatımcısı olan ülkeyi hızla dışalımcı haline getirmiştir. 1980 yılında tarımsal ürün dışsatımı, dışalımdan 7 kat daha fazla iken 1995 yılında bu oran eşitlendi. 2000 yılına gelindiğinde ise dışalım dışsatımı geçti; o yıl 3.7 milyar dolarlık dışsatım yapılırken 4.1 milyar dolarlık dışalım yapıldı. Bu sorunlar ne IMF‘den borç almayla, ne de Amerika’nın yüzüne biraz daha sırıtık bir ifadeyle gülümsemeyle çözülmez. Problem öncelikle toplumun yozlaşmış etik temellerinin tekrar tamiriyle düzeltilebilir. Ardından “slogan milliyetçiliği”ne son verilip özümüzü korumaya ve geliştirmeye yönelik, bağımsız ideolojiler oluşturulmalıdır. Uygun bir eğitimle kaynak israfı önlenip, sabit sermaye yatırımlarının daha verimli alanlara kaydırılması sağlanabilinmelidir.<br />
<br />
Aslında Türkiye insanının çalışma azmi ve disiplini son derece umut vericidir. Hükümetler bu potansiyeli akıllı politikalarla ve yerinde müdahalelerle değerlendirip bütün toplumun geleceği hususunda olumlu adımlar atmış olacaktır.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye’de Tanrı Hangi Dili Konuşuyor?]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3367</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:21:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3367</guid>
			<description><![CDATA[Din Özgürlüğü ve Dil Hakkı<br />
<br />
Türkiye’de din, her zaman hararetli tartışmalara ve büyük anlaşmazlıklara konu olmuş pek hassas bir husustur. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam’ın kabul edilişinden beri yerleşmiş bir alışkanlıkla, kişi ile inandığı manevi güç arasında kalması gereken bir ilişki, gereğinden fazla sosyal hayatta dile düşmüş, irdelenmiş ve önyargıların yerleşmesinde belirleyici bir unsuru oluşturmuştur. Hal böyleyken, kişilerin, çoğunluktan farklı işlemesi olası olan inanç sistemlerini dile getirmeleri ya da söz konusu inanç sisteminin gereklerini yerine getirme hakları, genelde kendini günlük davranışlarda gösteren, bazen de fiziki boyutlara varan baskıyla sonuçlanma riskini oluşturmuştur.<br />
<br />
Ancak medeni devletlerin belirli bir dini benimsemek ve halka onu dayatmak gibi bir lüksleri yoktur. Anayasamız da bu kaideyle uyumludur. Ne var ki halka böyle bir hissi dayatmak için yasal dayanağa ihtiyaç yoktur. Çünkü yasal dayanağı olmasa da dolaylı yoldan sosyal hayat ve din ilişkisine etki eden politikalar ve “devletimizin dini” tümcesi kullanılmadan bu anlamı akıllarda yaratan söylemler bu dayatmayı mümkün kılmaktadır. Çünkü din, herkesin de bildiği gibi insanoğlunun zayıf noktasıdır. Çünkü insan dünyaya geldiğinde ilk hissi korkudur; kendi zayıflığını fark ettiğinde hissettiği korku. Zaman geçtikçe doğayı ve kendi tabiatını daha da iyi öğrenir ama doğa karşısındaki zayıflığı yine de aşikârdır. Sonuçta her şeyi yaratan bir varlığın gerçekliğini sorguladığında, doğduğunda hissettiği korkudan vazgeçemeyeceğini anlar. Ve maneviyatındaki bu boşluğu da dini inancıyla doldurur. Bu yüzden kişinin maneviyatına seslenmek için dini söylemleri kullanmak, milliyetçilik duyguları gelişmemiş ya da yanlış yönde gelişmiş insanlara milliyetlerinden dem vurarak konuşmaktan daha çok etki yaratacaktır. Bu söylemler, tabii ki ülkenin demokrasi tarihi boyunca politika sahnesine çıkmış kişilere aittir. Bu gibi söylemleri kullanmalarına neden olarak da siyasal çıkarlar, iktidar mücadeleleri; kısacası halk üzerinde kurulmak istenen nüfuza mukaddes ve ulvi bir amaç kılıfını geçirmek gösterilebilir.<br />
<br />
İşte Kemalizm, en başta kişi-yaratan şeklinde olması gereken ama tarihin birçok aşamasının, belirli bir süreç içinde kişi-yöneten-yaratan şekline dönüştüğünü gösterdiği ilişkilerin denetim altında tutulmasını sağlar. Kemalizm’in, “dinsizlik” suçlamalarına maruz kalmasına sebep olan, en göz önündeki laiklik ilkesi bir yana, Kemalist öğreti din konusunda, devletin tümü için benimsenmiş olan özgürlüğü temel almıştır. Bu demektir ki kişiler bir dine bağlı olarak doğmazlar ve yine o dine bağlanmak ya da bağlanmamak, kişinin hür aklını kullanarak, o dinin kutsal kitabını okuyup sorgulayarak ulaşabileceği bir noktadır. Ki bu da bizi ister istemez “Dinin bir dili var mıdır?” sorusuna getirir.<br />
<br />
Türk milletinin çoğunun inandığı ve mensubu olduğu İslam dinini ve onun kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’i ele alalım. Arabistan topraklarında Arapça yazılmış olan bu kitabın Arap milliyetçiliğini desteklediği ya da sadece Araplara yollanmış bir kitap olduğunu hiçbir Müslüman savunamaz, kaldı ki böyle bir görüş Müslümanlık görüşüne sığmaz. Bu durumda, bir İtalyan, Kur’an-ı Kerim’i okumak ve bu dini öğrenmek isterse ne yapması gerekir? Tek yol Arapça öğrenmesi midir? Bunun abesle iştigal eden bir durum olacağı ortadadır. Nitekim hem bir mütercim-tercümanlık öğrencisi, hem de bu daldaki araştırmaları takip eden bir kişi olarak, diller arası çeviri faaliyetinin belirli türdeki metinlerle kısıtlandığını hiç görmedim. Bittabi şiir türündeki biçim özelliklerine önem veren metin türlerinin çeviride yarattığı zorluklar göz ardı edilemez fakat kutsal kitaplar, her ne kadar yazıldıkları dilde okunduklarında hissedilen ahenk yadsınamazsa da, temel olarak içerik bakımından önemlidirler. Zaten kutsal kitaplarının yazıldıkları diller dışında okunmasına bu ahengin bozulacağı görüşüyle karşı çıkanlar, aslen ya neye inandıklarının farkında değillerdir ya da kendileri okuyup anladıktan sonra inanmayı veya inanmamayı seçtikleri bu metinlerin diğer insanlar tarafından açık şekilde öğrenilmemesi gibi amaçlar gütmektedirler.<br />
<br />
Diğer yandan, kutsal kitaplar, yazıldıkları dilden başka dillerde okunmalarını yasaklayan ilahi hükümler içermezler. Bu, karanlık Orta Çağ Avrupa’sındaki kendi menfaatlerini gözeten kilisenin, bilim dilinin Latince olduğu hükmünü vermesiyle halkı bilimi anlamamaya ve öğrenmemeye mahkûm etmesi gibidir. Zira bu metinler ulusların kendi dillerine çevrilmesiyle Avrupa halkı, günümüzdeki refah seviyesinin önemli bir bölümünü borçlu olduğu Rönesans’ı yaşamış, bilim ve teknik konularında büyük adımlar atmıştır. Aynı şekilde, inananlar da dinlerini bu şekilde daha iyi anlayabilmeli, inançlarının gereklerini kendi dillerini kullanarak yerine getirebilmelilerdir. Bu, kimsenin inancını azaltmaz, aksine kişinin inancına daha da güç katar. Zaten bütün kâinatı yaratan yüce bir varlığın da bir dili olduğunu düşünmek, daha da kötüsü belli dilleri bilip de bu dilleri kullanarak farklı coğrafyalar için farklı kitaplar indirdiğini düşünmek ahmaklıktan başka bir şey değildir. Mademki bu varlık, insanlığa yol göstermesi için böyle rehber kitaplar yollamıştır, o zaman her isteyen de bu kitapları anlayabileceği şekilde okuma hakkına sahiptir.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Din Özgürlüğü ve Dil Hakkı<br />
<br />
Türkiye’de din, her zaman hararetli tartışmalara ve büyük anlaşmazlıklara konu olmuş pek hassas bir husustur. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam’ın kabul edilişinden beri yerleşmiş bir alışkanlıkla, kişi ile inandığı manevi güç arasında kalması gereken bir ilişki, gereğinden fazla sosyal hayatta dile düşmüş, irdelenmiş ve önyargıların yerleşmesinde belirleyici bir unsuru oluşturmuştur. Hal böyleyken, kişilerin, çoğunluktan farklı işlemesi olası olan inanç sistemlerini dile getirmeleri ya da söz konusu inanç sisteminin gereklerini yerine getirme hakları, genelde kendini günlük davranışlarda gösteren, bazen de fiziki boyutlara varan baskıyla sonuçlanma riskini oluşturmuştur.<br />
<br />
Ancak medeni devletlerin belirli bir dini benimsemek ve halka onu dayatmak gibi bir lüksleri yoktur. Anayasamız da bu kaideyle uyumludur. Ne var ki halka böyle bir hissi dayatmak için yasal dayanağa ihtiyaç yoktur. Çünkü yasal dayanağı olmasa da dolaylı yoldan sosyal hayat ve din ilişkisine etki eden politikalar ve “devletimizin dini” tümcesi kullanılmadan bu anlamı akıllarda yaratan söylemler bu dayatmayı mümkün kılmaktadır. Çünkü din, herkesin de bildiği gibi insanoğlunun zayıf noktasıdır. Çünkü insan dünyaya geldiğinde ilk hissi korkudur; kendi zayıflığını fark ettiğinde hissettiği korku. Zaman geçtikçe doğayı ve kendi tabiatını daha da iyi öğrenir ama doğa karşısındaki zayıflığı yine de aşikârdır. Sonuçta her şeyi yaratan bir varlığın gerçekliğini sorguladığında, doğduğunda hissettiği korkudan vazgeçemeyeceğini anlar. Ve maneviyatındaki bu boşluğu da dini inancıyla doldurur. Bu yüzden kişinin maneviyatına seslenmek için dini söylemleri kullanmak, milliyetçilik duyguları gelişmemiş ya da yanlış yönde gelişmiş insanlara milliyetlerinden dem vurarak konuşmaktan daha çok etki yaratacaktır. Bu söylemler, tabii ki ülkenin demokrasi tarihi boyunca politika sahnesine çıkmış kişilere aittir. Bu gibi söylemleri kullanmalarına neden olarak da siyasal çıkarlar, iktidar mücadeleleri; kısacası halk üzerinde kurulmak istenen nüfuza mukaddes ve ulvi bir amaç kılıfını geçirmek gösterilebilir.<br />
<br />
İşte Kemalizm, en başta kişi-yaratan şeklinde olması gereken ama tarihin birçok aşamasının, belirli bir süreç içinde kişi-yöneten-yaratan şekline dönüştüğünü gösterdiği ilişkilerin denetim altında tutulmasını sağlar. Kemalizm’in, “dinsizlik” suçlamalarına maruz kalmasına sebep olan, en göz önündeki laiklik ilkesi bir yana, Kemalist öğreti din konusunda, devletin tümü için benimsenmiş olan özgürlüğü temel almıştır. Bu demektir ki kişiler bir dine bağlı olarak doğmazlar ve yine o dine bağlanmak ya da bağlanmamak, kişinin hür aklını kullanarak, o dinin kutsal kitabını okuyup sorgulayarak ulaşabileceği bir noktadır. Ki bu da bizi ister istemez “Dinin bir dili var mıdır?” sorusuna getirir.<br />
<br />
Türk milletinin çoğunun inandığı ve mensubu olduğu İslam dinini ve onun kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’i ele alalım. Arabistan topraklarında Arapça yazılmış olan bu kitabın Arap milliyetçiliğini desteklediği ya da sadece Araplara yollanmış bir kitap olduğunu hiçbir Müslüman savunamaz, kaldı ki böyle bir görüş Müslümanlık görüşüne sığmaz. Bu durumda, bir İtalyan, Kur’an-ı Kerim’i okumak ve bu dini öğrenmek isterse ne yapması gerekir? Tek yol Arapça öğrenmesi midir? Bunun abesle iştigal eden bir durum olacağı ortadadır. Nitekim hem bir mütercim-tercümanlık öğrencisi, hem de bu daldaki araştırmaları takip eden bir kişi olarak, diller arası çeviri faaliyetinin belirli türdeki metinlerle kısıtlandığını hiç görmedim. Bittabi şiir türündeki biçim özelliklerine önem veren metin türlerinin çeviride yarattığı zorluklar göz ardı edilemez fakat kutsal kitaplar, her ne kadar yazıldıkları dilde okunduklarında hissedilen ahenk yadsınamazsa da, temel olarak içerik bakımından önemlidirler. Zaten kutsal kitaplarının yazıldıkları diller dışında okunmasına bu ahengin bozulacağı görüşüyle karşı çıkanlar, aslen ya neye inandıklarının farkında değillerdir ya da kendileri okuyup anladıktan sonra inanmayı veya inanmamayı seçtikleri bu metinlerin diğer insanlar tarafından açık şekilde öğrenilmemesi gibi amaçlar gütmektedirler.<br />
<br />
Diğer yandan, kutsal kitaplar, yazıldıkları dilden başka dillerde okunmalarını yasaklayan ilahi hükümler içermezler. Bu, karanlık Orta Çağ Avrupa’sındaki kendi menfaatlerini gözeten kilisenin, bilim dilinin Latince olduğu hükmünü vermesiyle halkı bilimi anlamamaya ve öğrenmemeye mahkûm etmesi gibidir. Zira bu metinler ulusların kendi dillerine çevrilmesiyle Avrupa halkı, günümüzdeki refah seviyesinin önemli bir bölümünü borçlu olduğu Rönesans’ı yaşamış, bilim ve teknik konularında büyük adımlar atmıştır. Aynı şekilde, inananlar da dinlerini bu şekilde daha iyi anlayabilmeli, inançlarının gereklerini kendi dillerini kullanarak yerine getirebilmelilerdir. Bu, kimsenin inancını azaltmaz, aksine kişinin inancına daha da güç katar. Zaten bütün kâinatı yaratan yüce bir varlığın da bir dili olduğunu düşünmek, daha da kötüsü belli dilleri bilip de bu dilleri kullanarak farklı coğrafyalar için farklı kitaplar indirdiğini düşünmek ahmaklıktan başka bir şey değildir. Mademki bu varlık, insanlığa yol göstermesi için böyle rehber kitaplar yollamıştır, o zaman her isteyen de bu kitapları anlayabileceği şekilde okuma hakkına sahiptir.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖZEL EĞİTİME GEREKSİNİM DUYAN BİREYLERİN YARARLANDIĞI EĞİTİM ORTAMLARI]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3366</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:21:12 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3366</guid>
			<description><![CDATA[Her ülkenin özel eğitim anlayışı farklıdır. Bu anlayışı belirleyen ölçütler: ekonomi-toplumsal-kültürel-eğitim yapısı ve eğitim birikimidir (geçmişten günümüze eğitimdeki uygulamalardır).<br />
<br />
1951 yılında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olan Sağır-Dilsiz (işitme engelli) ve Körler (görme engelliler) Okulunun Milli Eğitim Bakanlığına devredilmesini düzenleyen 5822 sayılı yasa çıkarılmıştır. Bu yasa özel eğitimin Türk Milli Eğitiminin örgün eğitim çalışmaları arasında yürütülmesinin başlangıcı olmuştur (Özsoy, 1983: 192).<br />
<br />
Engellilere ilişkin özel eğitim esaslarının düzenlenmesi, 03.12.1996 tarihli 4216 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak Bakanlar Kurulunca 30..05.1997 tarihli 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile kararlaştırılmıştır. Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin hükümlerine göre Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği 18.01.2000 tarih ve 23937 sayı ile resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Günümüzde özel eğitim hizmetleri bu yönetmeliğe göre yürütülmektedir.<br />
<br />
Enç, Çağlar ve Özsoy (1987: 8) özel eğitimi, beden, zihin, duygusal ve sosyal gelişim özelliklerindeki olağan dışı ayrıcalıkları nedeni ile normal eğitim hizmetlerinden yeterince yararlanamayan çocukları özel eğitime muhtaç çocuklar olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Kırcaali-İftar (1998: 3) özel eğitimi, ortalama öğrenci özelliklerinden önemli ölçüde farklılaşan öğrencilere sağlanan, bireysel olarak planmış ve bireyin bağımsız yaşama olasılığını en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen eğitim hizmetlerinin bütünü olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Milli Eğitim Bakanlığı (2000: Madde: 4) ise özel eğitimi, özel eğitim gerektiren bireylerin eğitim ve sosyal gereksinimlerini karşılamak için özel olarak yetiştirilmiş personel, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemleri ile özel eğitim gerektiren bireylerin bireysel yeterliliklerine dayalı, gelişim özelliklerine uygun ortamlarda sürdürülen eğitim olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Özel eğitim ilgili tanımları çoğaltabiliriz. Ancak bizim amacımız tanımları çoğaltmak değildir. Tarihsel süreç içinde “özel eğitim”deki değişim ve kapsamı vurgulamaktır.<br />
<br />
Tanımların ortak yanları, normal çocukların gelişim ve özelliklerinden ayrılan çocuklar, bireyin bağımsız yaşamanı sürdürebilmesi için bireye sunulan eğitim olarak değerlendirebilir.<br />
<br />
Özel Eğitimin Temel İlkeleri<br />
Milli Eğitim Bakanlığı (2000: M: 5) Türk Millî Eğitimini düzenleyen genel amaçlar doğrultusunda özel eğitimle ilgili temel ilkeler şunlardır:<br />
1. Özel eğitim gerektiren tüm bireyler; ilgi, istek, yeterlilik ve yetenekleri doğrultusunda ve ölçüsünde özel eğitim hizmetlerinden yararlandırılır.<br />
2. Özel eğitim gerektiren bireylerin eğitimine erken yaşta başlanır.<br />
3. Özel eğitim hizmetleri, özel eğitim gerektiren bireyleri sosyal ve fiziksel çevrelerinden mümkün olduğu kadar ayırmadan plânlanır ve yürütülür.<br />
4. Özel eğitim gerektiren bireylerin, eğitim performansları dikkate alınarak, amaç, içerik ve öğretim süreçlerinde uyarlamalar yapılarak, yetersizliği olmayan akranları ile birlikte eğitilmelerine öncelik verilir.<br />
5. Özel eğitim gerektiren bireylerin, her tür ve kademedeki eğitimlerinin kesintisiz sürdürülebilmesi için her türlü rehabilitasyonlarını sağlayacak kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapılır.<br />
6. Özel eğitim gerektiren bireyler için, bireyselleştirilmiş eğitim plânı geliştirilir ve eğitim programları bireyselleştirilerek uygulanır.<br />
7. Ailelerin, özel eğitim sürecinin her boyutuna aktif olarak katılmaları ve eğitimleri sağlanır.<br />
8. Özel eğitim politikalarının geliştirilmesinde, özel eğitim gerektiren bireylere yönelik etkinlik gösteren sivil toplum örgütleri ile işbirliği içinde çalışılır.<br />
9. Özel eğitim hizmetleri, özel eğitim gerektiren bireylerin, toplumla etkileşim ve karşılıklı uyum sağlama sürecini kapsayacak şekilde plânlanır.<br />
<br />
Özel Eğitim Gerektiren Bireylerin Engellerine Göre Sınıflandırılması<br />
Özel eğitim gerektiren bireylerin engellerine göre sınıflandırılması Tablo-1 ‘de verilmiştir. Sürece bağlı olarak özel eğitimdeki gelişmeler dikkate alınarak bir sınıflandırılma oluşturulmuştur. Bir zamanlar özür sözcüğü kullanılırken daha sonra engel sözcüğü kullanılmıştır. En son olarak yetersizlik sözcüğü kullanılmaktadır. Ayrıca sınıflama biçiminin de değişime uğradığını söyleyebiliriz.<br />
Tablo-1: Özel Eğitim Gerektiren Bireylerin Engellerine Göre Sınıflandırılması<br />
Enç, Çağlar ve Özsoy ‘un (1987: 8) Yaptığı Sınıflama Kırcaali-İftar’ın (1998: 3) Yaptığı Sınıflama MEB‘in (2000:3) Yaptığı Sınıflama*<br />
I.Beden Özellikleri Yönünden<br />
1.Görme Özürlü Olanlar<br />
A) Kör<br />
B) Az Gören<br />
2. İşitme Özürü Olanlar<br />
A) Sağır<br />
B) Ağır İşitenler<br />
3. Konuşma Özürü Olanlar<br />
4. Ortopedik Özürlü Olanlar<br />
5. Sürekli Hastalığı Olanlar<br />
II. Zihin Özelikleri Yönünden<br />
1. Üstün Olanlar<br />
A) Üstün Zekalılar<br />
B) Üstün Özel Yetenekliler<br />
2. Geri Olanlar<br />
A) Eğitilebilir Geri Zekalılar<br />
B) Ağır Derecede Geri Zekalılar<br />
III. Uyum Özellikleri Yönünden<br />
1. Duygusal Güçlüğü Olanlar<br />
2. Sosyal Uyumsuzluğu Olanlar<br />
A) Suça Yönelmiş Çocuklar<br />
B) Suçlu Çocuklar<br />
C) Korunmaya Muhtaç Çocuklar<br />
IV. Öğrenme Güçlüğü Olanlar<br />
1. Kültürel Yoksunluğu Olanlar<br />
2. Diğer Öğrenme Güçlüğü Olanlar 1. Zihinsel Engelli<br />
2. Öğrenme Güçlüğü Gözlenenler<br />
3. Duygu ve Davranış Bozukluğu<br />
4. Bedensel Yetersizliği Olanlar<br />
5. Konuşma ve Dil Sorunları<br />
6. İşitme Engelliler<br />
7. Görme Engelliler<br />
8. Üstün Zekalı ve Üstün Yeteneği Olanlar. 1. Zihinsel Öğrenme Yetersizliği<br />
a) Hafif Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği<br />
b) Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği<br />
c) Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği<br />
d) Klinik Bakıma Gereksinim Nedeniyle Öğrenme Yetersizliği<br />
2. İşitme Yetersizliği<br />
3. Görme Yetersizliği<br />
4. Ortopedik Yetersizlik<br />
5. Sinir Sisteminin Zedelenmesi ile Ortaya Çıkan Yetersizlik<br />
6. Dil ve Konuşma Güçlüğü<br />
7. Özel Öğrenme Güçlüğü<br />
8. Birden Fazla Alanda Yetersizlik<br />
9. Duygusal Uyum Güçlüğü<br />
10. Otizm<br />
11. Sosyal Uyum Güçlüğü<br />
12. Üstün veya Özel Yetenek<br />
*MEB Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliğinin 4. maddesindeki tanımlardan yararlanılarak sınıflama oluşturulmuştur.<br />
Özel Eğitim Hizmetlerinden Yararlanma Biçimi<br />
Özel eğitim gereksinimi olan birey, ailesi veya gönderen kaynak tarafından ;<ul class="mycode_list"><li>Millî eğitim müdürlüğüne,<br />
</li>
<li>Rehberlik ve araştırma merkezi müdürlüğüne,<br />
</li>
<li>En yakın özel eğitim kurumuna,<br />
</li>
<li>En yakın okula doğrudan başvurabilmektir.<br />
</li>
</ul>
<br />
Özel eğitim gereksinimi olan bireyin eğitsel tanılaması il ve ilçelerdeki rehberlik ve araştırma merkezlerinde oluşturulan eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi tarafından yapılır. Bu tanılamada bireyin;<ul class="mycode_list"><li>Zihinsel, fiziksel, duygusal, sosyal gelişim öyküsü,<br />
</li>
<li>Tıbbî ve psiko-sosyal değerlendirme raporu,<br />
</li>
<li>Bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri,<br />
</li>
<li>Eğitim hizmetlerinden yararlanma süresi,<br />
</li>
<li>Eğitim performansı dikkate alınarak yöneltme raporu düzenlenir.<br />
</li>
</ul>
<br />
İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan “İl Özel Eğitim Hizmetleri Kurulu” yöneltme raporu çerçevesinde, kaynaştırma uygulamalarına, özel eğitim sınıflarına veya özel eğitim kurumlarına “yerleştirilmesi” kararı alınır. Bu karar doğrultusunda özel eğitim gerektiren birey özel eğitim hizmetlerinden yararlanmaya hak kazanır.<br />
<br />
Özel Eğitim Ortamlarına Göre Uygulama<br />
Özel eğitim ortamlarını, yaşıtlarla birarada bulunma düzeyine göre, en fazla kısıtlayıcıdan başlayıp en az kısıtlayıcıya doğru şöyle sıralanmaktadır (Kırcaali-İftar, 1998: 18):<br />
1. Yatılı Özel Eğitim Okulu: Ülkemizde görme, işitme, ortopedik engeliler için yatılı ilköğretim okulları ve işitme ve ortopedik engeliler için yatılı ortaöğretim okulları, hastane ilköğretim okulları hizmet vermektedir.<br />
2. Gündüzlü Özel Eğitim OkuluMerkezi: Ülkemizde ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için eğitim uygulama okulu ve iş eğitim merkezi, orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için mesleki eğitim merkezleri, otistik çocuklar için otistik çocuklar eğitim merkezleri, üstün veya özel yetenekli çocuklar için bilim sanat merkezleri, işitme-görme-ortopedik engelliler için ilköğretim ve ortaöğretim okulları hizmet vermektedir.<br />
3. Normal Okul Bünyesinde Açılan Özel Eğitim Sınıfı: Ülkemizde daha çok orta düzeyde zihinsel engelli öğrenciler için açılan sınıflar bulunmaktadır. Ayrıca, buna otistik çocuklar için açılan bağımlı otistik çocuklar eğitim merkezini de örnek olarak verebiliriz.<br />
4. Normal Okul Bünyesinde Normal Sınıfta Kaynaştırma: Ülkemizde her tür de ve düzeyde engele sahip bireyler (öğrenciler) anaokulu/ilköğretim/ortaöğretim/ yaygın eğitim kurumlarından yararlanmaktadır.<br />
<br />
Özel Eğitim Okulları: Özel eğitim gerektiren bireylere hizmet veren, özel olarak yetiştirilmiş personelin bulunduğu, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemlerinin uygulandığı, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı her derece ve türdeki yatılı ve gündüzlü resmî ve özel okullardır.<br />
<br />
1. Üstün veya Özel Yeteneği Olan Bireyler İçin Açılan Bilim-Sanat Merkezleri<br />
Üstün veya Özel yetenekli Çocuk: Zeka, yaratıcılık, sanat, liderlik kapasitesi veya akademik alanlarda yaşıtlarına göre yüksek düzeyde başarı gösterdiği alan ve konu uzmanları tarafından belirlenen çocuklardır.<br />
<br />
Bilim Sanat Merkezi: İlköğretim okullarına devam eden üstün veya özel yetenekli öğrencilerin örgün eğitim kurumlarındaki eğitimlerini aksatmayacak şekilde bireysel yeteneklerinin bilincinde olmalarını ve kapasitelerini geliştirerek en üst düzeyde kullanmalarını sağlamak amacıyla açılan bağımsız özel eğitim kurumlarıdır.<br />
• Üstün veya özel yetenekli öğrencileri belirlemek amacıyla her öğretim yılının ekim ayı içinde Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan gözlem formu il ve ilçelerde bulunan okullara gönderilmektedir.<br />
• Bu gözlem formu 1-5. sınıf öğretmenleri; 6-8. sınıf için şube öğretmenlerince doldurulmaktadır.<br />
• Listeler ve formlar en geç mart ayının sonuna kadar ilgili Bilim Sanat Merkezine gönderilmektedir.<br />
• Aday gösterilen öğrenciler her yıl mayıs ayında Bilim Sanat Merkezi müdürlüklerince belirlenen tarihlerde bakanlıkça hazırlanan grup testine alınmaktadırlar.<br />
• Bireysel inceleme ve değerlendirme sonuçlarına göre sıralan öğrenci listeleri genel müdürlükçe yapılan değerlendirme sonunda uygun bulunan listeler, onaylandıktan sonra ilgili merkeze gönderilmektedir.<br />
• Onaylı listelerde yer alan öğrenciler en yüksek puan alandan başlanarak merkeze kaydedilmektedir.<br />
• Eğitim şekli, yılda üç dönem olarak düzenlenmiştir.<br />
<br />
2. Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Bulunan Bireyler İçin Açılan Özel Eğitim Sınıfları<br />
Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği: Bireyin, gecikmeli bir konuşma ve dil gelişimi, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel okuma-yazma ve sayma becerilerini kazanmasında ortaya çıkan gecikme durumudur.<br />
a) Orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği bulunan bireyler için ilköğretim okulları bünyesinde özel eğitim sınıfları açılmaktadır.<br />
b) Birleştirilmiş sınıf programı uygulanmaktadır. 1-2-3-4 sınıf ve 5-6-7-8 sınıf biçiminde birleştirilmiş sınıf programı uygulanmaktadır.<br />
c) Eğitim süresi 8 yıldır.<br />
d) Sınıf mevcudu en fazla 12 öğrencidir.<br />
<br />
3. Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan iş eğitim okulu<br />
• İlköğretimlerini tamamlayan, 21 yaşından gün almamış, orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
• Merkezde etkinlik süresi günde toplam altı ders saatidir.<br />
• Merkezin programı, birinci yılı hazırlık olmak üzere dört yıldır.<br />
• Hazırlık sınıflarında öğrencilere, kültür dersleri ve merkezdeki atölyelerde gerekli teorik bilgiler verilir, uygulamalı iş eğitimi yoluyla temel bilgi ve beceriler kazandırılır. Bu sınıfta öğrenciler bir iş yerine gönderilmezler.<br />
• Öğrenciler hazırlık sınıfında ilgileri, istekleri ve yeterlilikleri ölçüsünde iş veya meslek programlarına yöneltilirler.<br />
<br />
4. Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan Eğitim ve Uygulama Okulları<br />
Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği: Bireyin, ciddi biçimde konuşma ve dil gelişimi güçlüğü, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel özbakım becerilerini öğrenmesinde ortaya çıkan gecikme durumudur.<br />
1. Genel eğitim programlarından yararlanamayan, okul öncesi ve zorunlu ilköğretim çağındaki, ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için açılan gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2. Bu okullarda, öğrencilerin, özbakım ve temel yaşam becerileri ile işlevsel akademik becerilerini geliştirmek ve topluma uyumlarını sağlamak amacıyla gelişimsel eğitim programları uygulamaktadır.<br />
3. Sınıf mevcutları; okul öncesi eğitim sınıflarında en fazla altı, diğer sınıflarda ise en fazla sekiz öğrenciden oluşmaktadır.<br />
4. Okul öncesi eğitimi sınıfından altıncı sınıfa kadar sınıflarda iki özel eğitim öğretmeni; yedinci ve sekizinci sınıflarda ise, bir özel eğitim öğretmeni ile bir usta öğretici veya iki özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
5. İş eğitimi atölye öğretmenlerince okutulmaktadır.<br />
6. Okul programı bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri doğrultusunda bireyselleştirilmektedir.<br />
7. Öğretmenler, her çocuğun bireyselleştirilmiş eğitim programına göre hem grup eğitimi hem de birebir eğitim yapmaktadırlar.<br />
8. Öğrenci, bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri dikkate alınarak uygun sınıfa yerleştirilmektedir.<br />
9. Eğitim süresi 8 yıldır.<br />
<br />
5. Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan İş Eğitim Merkezleri<br />
Eğitim uygulama okullarını bitiren veya zorunlu eğitim çağı dışında kalan zihinsel öğrenme yetersizliği olanlar ve/veya genel eğitim programlarından yararlanamayan özel eğitim gerektiren bireylerin; temel yaşam becerilerini geliştirmek, öğrenme gereksinimlerini karşılamak, topluma uyumlarını sağlamak, onları işe hazırlamak amacıyla; farklı konu ve sürelerde meslek kurslarının düzenlendiği, gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır.<br />
• Sınıflarda bir özel eğitim öğretmeni ile bir atölye öğretmeni/usta öğretici veya iki özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
• Merkezde etkinlik süresi günde toplam altı ders saatidir.<br />
• Eğitim süresi 3 yıldır.<br />
• Bir kurs programını tamamlayan kursiyer, farklı bir kurs programından da yararlanabilmektedir.<br />
<br />
Otistik Bireyler İçin Açılan Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi<br />
Otizm, yaşam boyu süren, sosyalleşme, dil ve etkileşim gibi birçok etkinlik alanını kapsayan yaygın gelişimsel bir bozukluktur. Sosyal etkileşim, sosyal iletişim kullanılan alıcı ve ifade edici dil becerileri, ilgililerinin kısıtlı olması gibi alanlardan en az birinde üç yaşından önce meydana gelen gecikme ya da gecikmelerle kendisini gösterir.<br />
<br />
Bağımsız Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi: Otistik çocukların eğitildiği, Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğüne bağlı özel eğitim kurumudur. Eğitim programı, 3-6 yaş, 7-11 yaş, 12-15 yaş, gruplarının gelişimine ait özellikler dikkate alınarak düzenlenmektedir. Öğrenciye bitirme belgesi verilmektedir.<br />
1. Genel eğitim programlarından yeterince yararlanamayan, otizm tanısı konulmuş 3-18 yaş grubundaki çocuklar için açılan gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2. Kurumlarda gelişimsel eğitim programları uygulanmaktadır.<br />
3. Bireyselleştirilmiş eğitim programlarının uygulanması esastır.<br />
4. Bu nedenle iki öğrenciye bir özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
Bağımlı Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi: İlköğretim okulları bünyesindeki “Otistik Çocuklar Eğitim Merkezidir. Kaynaştırma esastır. Eğitim süresi 8 yıldır. İlköğretim diploması verilmektedir.<br />
<br />
7. Ortopedik Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
Ortopedik Yetersizlik: İskelet, kas ve eklemlerdeki hastalık, bozukluk ve yetersizlikten dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
1. Ortopedik engelli bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2. İlköğretim okulu programı uygulamakta olup eğitim süresi 8 yıldır.<br />
3. Yatılılık kısmı bulunmaktır.<br />
4. Sınıf mevcutları okul öncesi, ilköğretim en fazla 10, orta öğretimde en fazla 20 öğrencidir.<br />
5. Ortaöğretim programı uygulanmaktadır.<br />
<br />
8. İşitme Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
İşitme Yetersizliği: İşitme duyarlılığının kısmen veya tamamen yetersizliğinden dolayı konuşmayı edinmede, dili kullanmada ve iletişimde güçlük nedeniyle bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
İşitme engelli bireyler için açılan her tür ve kademede* (anaokulu-ilköğretim-lise) gündüzlü ve yatılı özel eğitim kurumlarıdır.<br />
* İşitme engeli total (işitme cihazı kullanmasına rağmen duyamayan) olan öğrencilerdir.<br />
Yatılılık kısmı bulunmaktadır.*<br />
İlköğretim ve Orta* öğretim programı uygulanmaktadır.<br />
Sınıf mevcutları okul öncesi,* ilköğretimde en fazla 10, orta öğretimde en fazla 20 öğrencidir.<br />
<br />
9. Görme Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
Görme Yetersizliği: Görme gücünün kısmen ya da tamamen yetersizliğinden dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
1 Görme kaybı %100 olan bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2 İlköğretim programı uygulanmaktadır.<br />
3 Yatılılık kısmı bulunmaktadır.<br />
4 Az görenler (görme kaybı en az %90) için özel eğitim sınıfı bulunmaktadır.<br />
5 Sınıf mevcutları en fazla 10 öğrencidir.<br />
<br />
Hastane İlköğretim Okulları<br />
Hastane İlköğretim Okulları: Resmî ve özel hastanelerde çeşitli hastalıklardan dolayı yatan ve tedavi gören çocukların eğitim-öğretimden yararlanması ve ders yılı kayıplarını önlemek amacıyla hastanede açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
1. Bu kurumlarda gerektiğinde seviye gruplarına göre birleştirilmiş sınıf uygulaması yapılmaktadır.<br />
2. Programlarda, öğrencilerin hastalığı ve hastane şartları göz önüne alınarak gereken esneklik sağlanmaktadır.<br />
3. Sınıf mevcudu en fazla 10 öğrenciden oluşmaktadır.<br />
4. Sınıfa gelemeyecek durumdaki öğrencilere odalarında eğitim verilmektedir..<br />
5. Bir aydan fazla hastane ilköğretim okuluna devam eden öğrencinin başarı durumu ve gelişimi okuluna bildirilmektedir.<br />
6. Sınıf geçme ve diploma işlemleri kayıtlı bulunduğu okul tarafından yürütülmektedir.<br />
<br />
Evde Eğitim<br />
Evde Eğitim: Zorunlu öğrenim çağındaki, klinik bakıma gereksinim duyan veya birden fazla alanda yetersizliği olan bireylerin, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmenler tarafından eğitimlerini evde sürdürmeleridir.<br />
1. Zorunlu öğrenim çağındaki fiziksel, duygusal, sosyal ve iletişim yetersizlikleri nedeniyle, eğitim öğretim kurumlarından doğrudan yararlanamayacak durumda olan bireylerin eğitimleri, özel eğitim hizmetleri kurulu tarafından plânlanmaktadır.<br />
2. Öncelikle ailenin bilgilendirilmesi, desteklenmesi ve bireyin evde eğitime alınması temeline dayalı olarak, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen tarafından sürdürülmektedir.<br />
3. İlköğretim çağındaki öğrencilerin en yakın ilköğretim okuluna kaydı yapılmaktadır.<br />
4. Bu öğrenciler için okula devam etme koşulu aranmaz, başarıları değerlendirilerek haklarında okula devam eden diğer öğrenciler gibi işlem yapılmaktadır.<br />
5. Öğrencilerin başarı durumu ve gelişimi okuluna bildirilir; sınıf geçme ve diploma işlemleri kayıtlı bulunduğu okul tarafından yürütülmektedir.<br />
6. İl/ilçe millî eğitim müdürlüğü, ilköğretim çağı çocuklarının kayıtlarının olduğu okullardan sınıf ve branş öğretmenlerini, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmenlerin önerileri doğrultusunda görevlendirebilmektedir.<br />
7. Evde eğitim, bir destek eğitim hizmeti değildir.<br />
8. Eğitim-öğretim hizmetlerinin bireyin yetersizliği nedeniyle evde verilmesi temeline dayanmaktadır.<br />
9. Plânlanan bu eğitim doğrultusunda birey, aile ve eğitimci birlikte çalışır.<br />
<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim<br />
Kırcaali-İftar (1998: 3) kaynaştırmayı, özel gereksinimli öğrencilerin normal öğrencilerin devam ettiği eğitim ortamlarında (normal anaokulu, normal ilköğretim okulu gb.) eğitilmesi olarak tanımlamıştır. MEB (2000, M:4) ise kaynaştırmayı; özel eğitim gerektiren bireylerin, yetersizliği olmayan akranları ile birlikte eğitim ve öğretimlerini resmî ve özel okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim ve yaygın eğitim kurumlarında sürdürmeleri esasına dayanan destek eğitim hizmetlerinin sağlandığı özel eğitim uygulamaları olarak tanımlamıştır.<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulama İlkeleri<br />
Kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama ilkeleri şunlardır (MEB, 2000: M: 68):<br />
1. Özel eğitim gerektiren her bireyin akranları ile birlikte aynı kurumda eğitim görme hakkı vardır.<br />
2. Hizmetler bireylerin yetersizliklerine göre değil, bireylerin eğitim gereksinimlerine göre plânlanır.<br />
3. Hizmetler okul merkezli olur.<br />
4. Karar verme süreci aile-okul-eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi dayanışmasına dayalı olarak gerçekleşir.<br />
5. Bütün bireyler öğrenebilir ve öğretilebilir.<br />
6. Kaynaştırma, bir program dahilinde verilen bir özel eğitim uygulamasıdır.<br />
<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulama Ölçütleri<br />
Kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama ölçütleri şunlardır (MEB, 2000: M: 69):<br />
• Kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda özel eğitim gerektiren öğrencinin gereksinimleri çerçevesinde kurumun fiziksel, sosyal, psikolojik ortamında ve eğitim programlarında destek hizmetler ile gerekli düzenlemeler (kaynak oda, rehberlik ve psikolojik danışma servisi, bireyselleştirilmiş eğitim programları geliştirme ve uygulama birimi kurulması; rampalar, ses yalıtımı, ışık düzenine dikkat edilmesi gibi) yapılır.<br />
• Kaynaştırma uygulamalarına devam edecek öğrencilerin birden fazla yetersizliği olmamasına, erken yaşta tanılanmış, ailesinin iş birliğine açık ve eğitim almaya yatkın, cihaz kullanması gerekenlerin mutlaka cihazlandırılmış, zihinsel öğrenme yetersizliği olan öğrencilerin hafif ve orta düzeyde zihinsel yetersizliği olmalarına dikkat edilir.<br />
• Kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda tüm kurum personelinin, öğrencilerin, ailelerin ve yakın çevrelerinin özel eğitim gerektiren öğrencilerin bireysel ve gelişim özellikleri hakkında bilgilendirilmeleri esastır.<br />
• Kaynaştırma uygulamalarında öğretim programları, programın amaçları bireye uyarlanarak uygulanır, bireyselleştirilmiş eğitim programları ile desteklenir.<br />
<br />
İlköğretim’de Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulanmasından Öğrencinin Yararlanma Biçimi<br />
İlköğretim’de kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama biçimi şunlardır (MEB, 1991: 192-193, Kırcaali-İftar, 1998: 22-23, Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı, 1999: 416, Mcloughlin- Lewis: 380, MEB, 2000: M: 70-71):<br />
a) Özel gereksinimli olan çocuğun yalnızca özel araç-gereçler sağlanarak tam gün normal sınıfa devam etmesi: Kaynaştırma uygulamaları yapılan okullarda, sınıf mevcutlarının okul öncesi eğitim kurumlarında 14, ilköğretim kurumlarında 30 öğrenciyi aşmamasına dikkat edilir. Özel eğitim gerektiren öğrenciler her sınıfa eşit olarak dağıtılır, bir sınıfta yetersizliği aynı olan en fazla iki öğrenci uygulamaya katılır.<br />
b) Normal sınıfta özel gereksinimli olan çocuğa gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen ve uzman tarafından sınıf içi yardım sağlanması: Sınıf içi yardım, kaynaştırma öğrencisine yönelik olduğundan, sınıf öğretmeni sınıfın geri kalanıyla öğretim yaparken, yardım sağlayan öğretmen kaynaştırma öğrencisiyle bireysel çalışır. Bunun tersi de olabilir; sınıf öğretmeni kaynaştırma öğrenciyle bireysel çalışırken, yardım sağlayan öğretmen sınıfın geri kalanıyla ders yapabilir.<br />
c) Kaynaştırma eğitimine alınan öğrenci bütün gününün normal sınıfta geçirir ve sınıf öğretmeni, bir danışman ve uzmandan gereken destek eğitim hizmetini alması: Özel hizmet, öğretmene verilir ve öğrenci bundan dolaylı olarak yararlanır.<br />
d) Özel gereksinimi olan öğrencinin (normal sınıfta kaynaştırma eğitim uygulamasına alınan öğrencinin) normal okul binası içinde kaynak odada (özel eğitim ünitesi) eğitim hizmeti verilmesi: Kaynak odadaki eğitim, özel eğitim öğretmeni/ gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen tarafından bireysel ya da küçük grup eğitimi olarak yürütülür. Kaynak odadaki eğitimin amacına ulaşabilmesi için, normal sınıf öğretmeni ile kaynak odada eğitim veren öğretmenin yakın iletişim ve işbirliği içinde olmaları gerekir.<br />
e) Özel gereksinimli olan öğrencinin gezici eğitmenden yararlanması: Öğrenci günün büyük bir kısmını normal derslikte içinde geçirir ve belirli aralıklarla (haftada bir veya iki kez gibi) özel yardım almak için sınıftan ayrılır. Bu destek eğitim hizmetini Rehberlik ve Araştırma Merkezi ile özel eğitim kurumundan alabilir.<br />
f) Özel gereksinimi olan öğrencinin normal okulda açılan özel eğitim sınıfından yararlanması: Özel eğitim sınıfları, özel eğitim hizmetleri kurulu tarafından açılır. Bu sınıfların mevcudu en fazla; okul öncesi eğitimde 6, ilköğretimde 12, orta öğretimde 20 ve yaygın eğitimde 10 öğrenciden oluşur.<br />
g) Özel gereksinimi olan çocuğun normal sınıfta belirli etkinliklere katılması: Özel eğitim okulunun yatılılık/gündüzlülük olanaklarından yararlanan öğrencilerden, akranları arasında destek eğitim alması uygun görülenler, kaynaştırma uygulaması yapılan sınıfların etkinliklerine katılır.<br />
<br />
Sonuç olarak MEB özel eğitim gerektiren bireye yatılı-gündüzlü, özel eğitim sınıfı, kaynaştırma yoluyla eğitim hizmeti sunmaktadır. Burada önemli olan sunulan hizmetten yararlan birey sayısı, hizmetlerin yeterli olup olmaması ve hizmeti sunan personelin niteliğidir.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Her ülkenin özel eğitim anlayışı farklıdır. Bu anlayışı belirleyen ölçütler: ekonomi-toplumsal-kültürel-eğitim yapısı ve eğitim birikimidir (geçmişten günümüze eğitimdeki uygulamalardır).<br />
<br />
1951 yılında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olan Sağır-Dilsiz (işitme engelli) ve Körler (görme engelliler) Okulunun Milli Eğitim Bakanlığına devredilmesini düzenleyen 5822 sayılı yasa çıkarılmıştır. Bu yasa özel eğitimin Türk Milli Eğitiminin örgün eğitim çalışmaları arasında yürütülmesinin başlangıcı olmuştur (Özsoy, 1983: 192).<br />
<br />
Engellilere ilişkin özel eğitim esaslarının düzenlenmesi, 03.12.1996 tarihli 4216 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak Bakanlar Kurulunca 30..05.1997 tarihli 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile kararlaştırılmıştır. Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin hükümlerine göre Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği 18.01.2000 tarih ve 23937 sayı ile resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Günümüzde özel eğitim hizmetleri bu yönetmeliğe göre yürütülmektedir.<br />
<br />
Enç, Çağlar ve Özsoy (1987: 8) özel eğitimi, beden, zihin, duygusal ve sosyal gelişim özelliklerindeki olağan dışı ayrıcalıkları nedeni ile normal eğitim hizmetlerinden yeterince yararlanamayan çocukları özel eğitime muhtaç çocuklar olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Kırcaali-İftar (1998: 3) özel eğitimi, ortalama öğrenci özelliklerinden önemli ölçüde farklılaşan öğrencilere sağlanan, bireysel olarak planmış ve bireyin bağımsız yaşama olasılığını en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen eğitim hizmetlerinin bütünü olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Milli Eğitim Bakanlığı (2000: Madde: 4) ise özel eğitimi, özel eğitim gerektiren bireylerin eğitim ve sosyal gereksinimlerini karşılamak için özel olarak yetiştirilmiş personel, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemleri ile özel eğitim gerektiren bireylerin bireysel yeterliliklerine dayalı, gelişim özelliklerine uygun ortamlarda sürdürülen eğitim olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Özel eğitim ilgili tanımları çoğaltabiliriz. Ancak bizim amacımız tanımları çoğaltmak değildir. Tarihsel süreç içinde “özel eğitim”deki değişim ve kapsamı vurgulamaktır.<br />
<br />
Tanımların ortak yanları, normal çocukların gelişim ve özelliklerinden ayrılan çocuklar, bireyin bağımsız yaşamanı sürdürebilmesi için bireye sunulan eğitim olarak değerlendirebilir.<br />
<br />
Özel Eğitimin Temel İlkeleri<br />
Milli Eğitim Bakanlığı (2000: M: 5) Türk Millî Eğitimini düzenleyen genel amaçlar doğrultusunda özel eğitimle ilgili temel ilkeler şunlardır:<br />
1. Özel eğitim gerektiren tüm bireyler; ilgi, istek, yeterlilik ve yetenekleri doğrultusunda ve ölçüsünde özel eğitim hizmetlerinden yararlandırılır.<br />
2. Özel eğitim gerektiren bireylerin eğitimine erken yaşta başlanır.<br />
3. Özel eğitim hizmetleri, özel eğitim gerektiren bireyleri sosyal ve fiziksel çevrelerinden mümkün olduğu kadar ayırmadan plânlanır ve yürütülür.<br />
4. Özel eğitim gerektiren bireylerin, eğitim performansları dikkate alınarak, amaç, içerik ve öğretim süreçlerinde uyarlamalar yapılarak, yetersizliği olmayan akranları ile birlikte eğitilmelerine öncelik verilir.<br />
5. Özel eğitim gerektiren bireylerin, her tür ve kademedeki eğitimlerinin kesintisiz sürdürülebilmesi için her türlü rehabilitasyonlarını sağlayacak kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapılır.<br />
6. Özel eğitim gerektiren bireyler için, bireyselleştirilmiş eğitim plânı geliştirilir ve eğitim programları bireyselleştirilerek uygulanır.<br />
7. Ailelerin, özel eğitim sürecinin her boyutuna aktif olarak katılmaları ve eğitimleri sağlanır.<br />
8. Özel eğitim politikalarının geliştirilmesinde, özel eğitim gerektiren bireylere yönelik etkinlik gösteren sivil toplum örgütleri ile işbirliği içinde çalışılır.<br />
9. Özel eğitim hizmetleri, özel eğitim gerektiren bireylerin, toplumla etkileşim ve karşılıklı uyum sağlama sürecini kapsayacak şekilde plânlanır.<br />
<br />
Özel Eğitim Gerektiren Bireylerin Engellerine Göre Sınıflandırılması<br />
Özel eğitim gerektiren bireylerin engellerine göre sınıflandırılması Tablo-1 ‘de verilmiştir. Sürece bağlı olarak özel eğitimdeki gelişmeler dikkate alınarak bir sınıflandırılma oluşturulmuştur. Bir zamanlar özür sözcüğü kullanılırken daha sonra engel sözcüğü kullanılmıştır. En son olarak yetersizlik sözcüğü kullanılmaktadır. Ayrıca sınıflama biçiminin de değişime uğradığını söyleyebiliriz.<br />
Tablo-1: Özel Eğitim Gerektiren Bireylerin Engellerine Göre Sınıflandırılması<br />
Enç, Çağlar ve Özsoy ‘un (1987: 8) Yaptığı Sınıflama Kırcaali-İftar’ın (1998: 3) Yaptığı Sınıflama MEB‘in (2000:3) Yaptığı Sınıflama*<br />
I.Beden Özellikleri Yönünden<br />
1.Görme Özürlü Olanlar<br />
A) Kör<br />
B) Az Gören<br />
2. İşitme Özürü Olanlar<br />
A) Sağır<br />
B) Ağır İşitenler<br />
3. Konuşma Özürü Olanlar<br />
4. Ortopedik Özürlü Olanlar<br />
5. Sürekli Hastalığı Olanlar<br />
II. Zihin Özelikleri Yönünden<br />
1. Üstün Olanlar<br />
A) Üstün Zekalılar<br />
B) Üstün Özel Yetenekliler<br />
2. Geri Olanlar<br />
A) Eğitilebilir Geri Zekalılar<br />
B) Ağır Derecede Geri Zekalılar<br />
III. Uyum Özellikleri Yönünden<br />
1. Duygusal Güçlüğü Olanlar<br />
2. Sosyal Uyumsuzluğu Olanlar<br />
A) Suça Yönelmiş Çocuklar<br />
B) Suçlu Çocuklar<br />
C) Korunmaya Muhtaç Çocuklar<br />
IV. Öğrenme Güçlüğü Olanlar<br />
1. Kültürel Yoksunluğu Olanlar<br />
2. Diğer Öğrenme Güçlüğü Olanlar 1. Zihinsel Engelli<br />
2. Öğrenme Güçlüğü Gözlenenler<br />
3. Duygu ve Davranış Bozukluğu<br />
4. Bedensel Yetersizliği Olanlar<br />
5. Konuşma ve Dil Sorunları<br />
6. İşitme Engelliler<br />
7. Görme Engelliler<br />
8. Üstün Zekalı ve Üstün Yeteneği Olanlar. 1. Zihinsel Öğrenme Yetersizliği<br />
a) Hafif Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği<br />
b) Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği<br />
c) Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği<br />
d) Klinik Bakıma Gereksinim Nedeniyle Öğrenme Yetersizliği<br />
2. İşitme Yetersizliği<br />
3. Görme Yetersizliği<br />
4. Ortopedik Yetersizlik<br />
5. Sinir Sisteminin Zedelenmesi ile Ortaya Çıkan Yetersizlik<br />
6. Dil ve Konuşma Güçlüğü<br />
7. Özel Öğrenme Güçlüğü<br />
8. Birden Fazla Alanda Yetersizlik<br />
9. Duygusal Uyum Güçlüğü<br />
10. Otizm<br />
11. Sosyal Uyum Güçlüğü<br />
12. Üstün veya Özel Yetenek<br />
*MEB Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliğinin 4. maddesindeki tanımlardan yararlanılarak sınıflama oluşturulmuştur.<br />
Özel Eğitim Hizmetlerinden Yararlanma Biçimi<br />
Özel eğitim gereksinimi olan birey, ailesi veya gönderen kaynak tarafından ;<ul class="mycode_list"><li>Millî eğitim müdürlüğüne,<br />
</li>
<li>Rehberlik ve araştırma merkezi müdürlüğüne,<br />
</li>
<li>En yakın özel eğitim kurumuna,<br />
</li>
<li>En yakın okula doğrudan başvurabilmektir.<br />
</li>
</ul>
<br />
Özel eğitim gereksinimi olan bireyin eğitsel tanılaması il ve ilçelerdeki rehberlik ve araştırma merkezlerinde oluşturulan eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi tarafından yapılır. Bu tanılamada bireyin;<ul class="mycode_list"><li>Zihinsel, fiziksel, duygusal, sosyal gelişim öyküsü,<br />
</li>
<li>Tıbbî ve psiko-sosyal değerlendirme raporu,<br />
</li>
<li>Bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri,<br />
</li>
<li>Eğitim hizmetlerinden yararlanma süresi,<br />
</li>
<li>Eğitim performansı dikkate alınarak yöneltme raporu düzenlenir.<br />
</li>
</ul>
<br />
İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan “İl Özel Eğitim Hizmetleri Kurulu” yöneltme raporu çerçevesinde, kaynaştırma uygulamalarına, özel eğitim sınıflarına veya özel eğitim kurumlarına “yerleştirilmesi” kararı alınır. Bu karar doğrultusunda özel eğitim gerektiren birey özel eğitim hizmetlerinden yararlanmaya hak kazanır.<br />
<br />
Özel Eğitim Ortamlarına Göre Uygulama<br />
Özel eğitim ortamlarını, yaşıtlarla birarada bulunma düzeyine göre, en fazla kısıtlayıcıdan başlayıp en az kısıtlayıcıya doğru şöyle sıralanmaktadır (Kırcaali-İftar, 1998: 18):<br />
1. Yatılı Özel Eğitim Okulu: Ülkemizde görme, işitme, ortopedik engeliler için yatılı ilköğretim okulları ve işitme ve ortopedik engeliler için yatılı ortaöğretim okulları, hastane ilköğretim okulları hizmet vermektedir.<br />
2. Gündüzlü Özel Eğitim OkuluMerkezi: Ülkemizde ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için eğitim uygulama okulu ve iş eğitim merkezi, orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için mesleki eğitim merkezleri, otistik çocuklar için otistik çocuklar eğitim merkezleri, üstün veya özel yetenekli çocuklar için bilim sanat merkezleri, işitme-görme-ortopedik engelliler için ilköğretim ve ortaöğretim okulları hizmet vermektedir.<br />
3. Normal Okul Bünyesinde Açılan Özel Eğitim Sınıfı: Ülkemizde daha çok orta düzeyde zihinsel engelli öğrenciler için açılan sınıflar bulunmaktadır. Ayrıca, buna otistik çocuklar için açılan bağımlı otistik çocuklar eğitim merkezini de örnek olarak verebiliriz.<br />
4. Normal Okul Bünyesinde Normal Sınıfta Kaynaştırma: Ülkemizde her tür de ve düzeyde engele sahip bireyler (öğrenciler) anaokulu/ilköğretim/ortaöğretim/ yaygın eğitim kurumlarından yararlanmaktadır.<br />
<br />
Özel Eğitim Okulları: Özel eğitim gerektiren bireylere hizmet veren, özel olarak yetiştirilmiş personelin bulunduğu, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemlerinin uygulandığı, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı her derece ve türdeki yatılı ve gündüzlü resmî ve özel okullardır.<br />
<br />
1. Üstün veya Özel Yeteneği Olan Bireyler İçin Açılan Bilim-Sanat Merkezleri<br />
Üstün veya Özel yetenekli Çocuk: Zeka, yaratıcılık, sanat, liderlik kapasitesi veya akademik alanlarda yaşıtlarına göre yüksek düzeyde başarı gösterdiği alan ve konu uzmanları tarafından belirlenen çocuklardır.<br />
<br />
Bilim Sanat Merkezi: İlköğretim okullarına devam eden üstün veya özel yetenekli öğrencilerin örgün eğitim kurumlarındaki eğitimlerini aksatmayacak şekilde bireysel yeteneklerinin bilincinde olmalarını ve kapasitelerini geliştirerek en üst düzeyde kullanmalarını sağlamak amacıyla açılan bağımsız özel eğitim kurumlarıdır.<br />
• Üstün veya özel yetenekli öğrencileri belirlemek amacıyla her öğretim yılının ekim ayı içinde Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan gözlem formu il ve ilçelerde bulunan okullara gönderilmektedir.<br />
• Bu gözlem formu 1-5. sınıf öğretmenleri; 6-8. sınıf için şube öğretmenlerince doldurulmaktadır.<br />
• Listeler ve formlar en geç mart ayının sonuna kadar ilgili Bilim Sanat Merkezine gönderilmektedir.<br />
• Aday gösterilen öğrenciler her yıl mayıs ayında Bilim Sanat Merkezi müdürlüklerince belirlenen tarihlerde bakanlıkça hazırlanan grup testine alınmaktadırlar.<br />
• Bireysel inceleme ve değerlendirme sonuçlarına göre sıralan öğrenci listeleri genel müdürlükçe yapılan değerlendirme sonunda uygun bulunan listeler, onaylandıktan sonra ilgili merkeze gönderilmektedir.<br />
• Onaylı listelerde yer alan öğrenciler en yüksek puan alandan başlanarak merkeze kaydedilmektedir.<br />
• Eğitim şekli, yılda üç dönem olarak düzenlenmiştir.<br />
<br />
2. Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Bulunan Bireyler İçin Açılan Özel Eğitim Sınıfları<br />
Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği: Bireyin, gecikmeli bir konuşma ve dil gelişimi, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel okuma-yazma ve sayma becerilerini kazanmasında ortaya çıkan gecikme durumudur.<br />
a) Orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği bulunan bireyler için ilköğretim okulları bünyesinde özel eğitim sınıfları açılmaktadır.<br />
b) Birleştirilmiş sınıf programı uygulanmaktadır. 1-2-3-4 sınıf ve 5-6-7-8 sınıf biçiminde birleştirilmiş sınıf programı uygulanmaktadır.<br />
c) Eğitim süresi 8 yıldır.<br />
d) Sınıf mevcudu en fazla 12 öğrencidir.<br />
<br />
3. Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan iş eğitim okulu<br />
• İlköğretimlerini tamamlayan, 21 yaşından gün almamış, orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
• Merkezde etkinlik süresi günde toplam altı ders saatidir.<br />
• Merkezin programı, birinci yılı hazırlık olmak üzere dört yıldır.<br />
• Hazırlık sınıflarında öğrencilere, kültür dersleri ve merkezdeki atölyelerde gerekli teorik bilgiler verilir, uygulamalı iş eğitimi yoluyla temel bilgi ve beceriler kazandırılır. Bu sınıfta öğrenciler bir iş yerine gönderilmezler.<br />
• Öğrenciler hazırlık sınıfında ilgileri, istekleri ve yeterlilikleri ölçüsünde iş veya meslek programlarına yöneltilirler.<br />
<br />
4. Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan Eğitim ve Uygulama Okulları<br />
Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği: Bireyin, ciddi biçimde konuşma ve dil gelişimi güçlüğü, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel özbakım becerilerini öğrenmesinde ortaya çıkan gecikme durumudur.<br />
1. Genel eğitim programlarından yararlanamayan, okul öncesi ve zorunlu ilköğretim çağındaki, ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için açılan gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2. Bu okullarda, öğrencilerin, özbakım ve temel yaşam becerileri ile işlevsel akademik becerilerini geliştirmek ve topluma uyumlarını sağlamak amacıyla gelişimsel eğitim programları uygulamaktadır.<br />
3. Sınıf mevcutları; okul öncesi eğitim sınıflarında en fazla altı, diğer sınıflarda ise en fazla sekiz öğrenciden oluşmaktadır.<br />
4. Okul öncesi eğitimi sınıfından altıncı sınıfa kadar sınıflarda iki özel eğitim öğretmeni; yedinci ve sekizinci sınıflarda ise, bir özel eğitim öğretmeni ile bir usta öğretici veya iki özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
5. İş eğitimi atölye öğretmenlerince okutulmaktadır.<br />
6. Okul programı bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri doğrultusunda bireyselleştirilmektedir.<br />
7. Öğretmenler, her çocuğun bireyselleştirilmiş eğitim programına göre hem grup eğitimi hem de birebir eğitim yapmaktadırlar.<br />
8. Öğrenci, bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri dikkate alınarak uygun sınıfa yerleştirilmektedir.<br />
9. Eğitim süresi 8 yıldır.<br />
<br />
5. Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan İş Eğitim Merkezleri<br />
Eğitim uygulama okullarını bitiren veya zorunlu eğitim çağı dışında kalan zihinsel öğrenme yetersizliği olanlar ve/veya genel eğitim programlarından yararlanamayan özel eğitim gerektiren bireylerin; temel yaşam becerilerini geliştirmek, öğrenme gereksinimlerini karşılamak, topluma uyumlarını sağlamak, onları işe hazırlamak amacıyla; farklı konu ve sürelerde meslek kurslarının düzenlendiği, gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır.<br />
• Sınıflarda bir özel eğitim öğretmeni ile bir atölye öğretmeni/usta öğretici veya iki özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
• Merkezde etkinlik süresi günde toplam altı ders saatidir.<br />
• Eğitim süresi 3 yıldır.<br />
• Bir kurs programını tamamlayan kursiyer, farklı bir kurs programından da yararlanabilmektedir.<br />
<br />
Otistik Bireyler İçin Açılan Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi<br />
Otizm, yaşam boyu süren, sosyalleşme, dil ve etkileşim gibi birçok etkinlik alanını kapsayan yaygın gelişimsel bir bozukluktur. Sosyal etkileşim, sosyal iletişim kullanılan alıcı ve ifade edici dil becerileri, ilgililerinin kısıtlı olması gibi alanlardan en az birinde üç yaşından önce meydana gelen gecikme ya da gecikmelerle kendisini gösterir.<br />
<br />
Bağımsız Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi: Otistik çocukların eğitildiği, Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğüne bağlı özel eğitim kurumudur. Eğitim programı, 3-6 yaş, 7-11 yaş, 12-15 yaş, gruplarının gelişimine ait özellikler dikkate alınarak düzenlenmektedir. Öğrenciye bitirme belgesi verilmektedir.<br />
1. Genel eğitim programlarından yeterince yararlanamayan, otizm tanısı konulmuş 3-18 yaş grubundaki çocuklar için açılan gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2. Kurumlarda gelişimsel eğitim programları uygulanmaktadır.<br />
3. Bireyselleştirilmiş eğitim programlarının uygulanması esastır.<br />
4. Bu nedenle iki öğrenciye bir özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
Bağımlı Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi: İlköğretim okulları bünyesindeki “Otistik Çocuklar Eğitim Merkezidir. Kaynaştırma esastır. Eğitim süresi 8 yıldır. İlköğretim diploması verilmektedir.<br />
<br />
7. Ortopedik Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
Ortopedik Yetersizlik: İskelet, kas ve eklemlerdeki hastalık, bozukluk ve yetersizlikten dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
1. Ortopedik engelli bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2. İlköğretim okulu programı uygulamakta olup eğitim süresi 8 yıldır.<br />
3. Yatılılık kısmı bulunmaktır.<br />
4. Sınıf mevcutları okul öncesi, ilköğretim en fazla 10, orta öğretimde en fazla 20 öğrencidir.<br />
5. Ortaöğretim programı uygulanmaktadır.<br />
<br />
8. İşitme Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
İşitme Yetersizliği: İşitme duyarlılığının kısmen veya tamamen yetersizliğinden dolayı konuşmayı edinmede, dili kullanmada ve iletişimde güçlük nedeniyle bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
İşitme engelli bireyler için açılan her tür ve kademede* (anaokulu-ilköğretim-lise) gündüzlü ve yatılı özel eğitim kurumlarıdır.<br />
* İşitme engeli total (işitme cihazı kullanmasına rağmen duyamayan) olan öğrencilerdir.<br />
Yatılılık kısmı bulunmaktadır.*<br />
İlköğretim ve Orta* öğretim programı uygulanmaktadır.<br />
Sınıf mevcutları okul öncesi,* ilköğretimde en fazla 10, orta öğretimde en fazla 20 öğrencidir.<br />
<br />
9. Görme Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
Görme Yetersizliği: Görme gücünün kısmen ya da tamamen yetersizliğinden dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
1 Görme kaybı %100 olan bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2 İlköğretim programı uygulanmaktadır.<br />
3 Yatılılık kısmı bulunmaktadır.<br />
4 Az görenler (görme kaybı en az %90) için özel eğitim sınıfı bulunmaktadır.<br />
5 Sınıf mevcutları en fazla 10 öğrencidir.<br />
<br />
Hastane İlköğretim Okulları<br />
Hastane İlköğretim Okulları: Resmî ve özel hastanelerde çeşitli hastalıklardan dolayı yatan ve tedavi gören çocukların eğitim-öğretimden yararlanması ve ders yılı kayıplarını önlemek amacıyla hastanede açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
1. Bu kurumlarda gerektiğinde seviye gruplarına göre birleştirilmiş sınıf uygulaması yapılmaktadır.<br />
2. Programlarda, öğrencilerin hastalığı ve hastane şartları göz önüne alınarak gereken esneklik sağlanmaktadır.<br />
3. Sınıf mevcudu en fazla 10 öğrenciden oluşmaktadır.<br />
4. Sınıfa gelemeyecek durumdaki öğrencilere odalarında eğitim verilmektedir..<br />
5. Bir aydan fazla hastane ilköğretim okuluna devam eden öğrencinin başarı durumu ve gelişimi okuluna bildirilmektedir.<br />
6. Sınıf geçme ve diploma işlemleri kayıtlı bulunduğu okul tarafından yürütülmektedir.<br />
<br />
Evde Eğitim<br />
Evde Eğitim: Zorunlu öğrenim çağındaki, klinik bakıma gereksinim duyan veya birden fazla alanda yetersizliği olan bireylerin, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmenler tarafından eğitimlerini evde sürdürmeleridir.<br />
1. Zorunlu öğrenim çağındaki fiziksel, duygusal, sosyal ve iletişim yetersizlikleri nedeniyle, eğitim öğretim kurumlarından doğrudan yararlanamayacak durumda olan bireylerin eğitimleri, özel eğitim hizmetleri kurulu tarafından plânlanmaktadır.<br />
2. Öncelikle ailenin bilgilendirilmesi, desteklenmesi ve bireyin evde eğitime alınması temeline dayalı olarak, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen tarafından sürdürülmektedir.<br />
3. İlköğretim çağındaki öğrencilerin en yakın ilköğretim okuluna kaydı yapılmaktadır.<br />
4. Bu öğrenciler için okula devam etme koşulu aranmaz, başarıları değerlendirilerek haklarında okula devam eden diğer öğrenciler gibi işlem yapılmaktadır.<br />
5. Öğrencilerin başarı durumu ve gelişimi okuluna bildirilir; sınıf geçme ve diploma işlemleri kayıtlı bulunduğu okul tarafından yürütülmektedir.<br />
6. İl/ilçe millî eğitim müdürlüğü, ilköğretim çağı çocuklarının kayıtlarının olduğu okullardan sınıf ve branş öğretmenlerini, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmenlerin önerileri doğrultusunda görevlendirebilmektedir.<br />
7. Evde eğitim, bir destek eğitim hizmeti değildir.<br />
8. Eğitim-öğretim hizmetlerinin bireyin yetersizliği nedeniyle evde verilmesi temeline dayanmaktadır.<br />
9. Plânlanan bu eğitim doğrultusunda birey, aile ve eğitimci birlikte çalışır.<br />
<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim<br />
Kırcaali-İftar (1998: 3) kaynaştırmayı, özel gereksinimli öğrencilerin normal öğrencilerin devam ettiği eğitim ortamlarında (normal anaokulu, normal ilköğretim okulu gb.) eğitilmesi olarak tanımlamıştır. MEB (2000, M:4) ise kaynaştırmayı; özel eğitim gerektiren bireylerin, yetersizliği olmayan akranları ile birlikte eğitim ve öğretimlerini resmî ve özel okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim ve yaygın eğitim kurumlarında sürdürmeleri esasına dayanan destek eğitim hizmetlerinin sağlandığı özel eğitim uygulamaları olarak tanımlamıştır.<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulama İlkeleri<br />
Kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama ilkeleri şunlardır (MEB, 2000: M: 68):<br />
1. Özel eğitim gerektiren her bireyin akranları ile birlikte aynı kurumda eğitim görme hakkı vardır.<br />
2. Hizmetler bireylerin yetersizliklerine göre değil, bireylerin eğitim gereksinimlerine göre plânlanır.<br />
3. Hizmetler okul merkezli olur.<br />
4. Karar verme süreci aile-okul-eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi dayanışmasına dayalı olarak gerçekleşir.<br />
5. Bütün bireyler öğrenebilir ve öğretilebilir.<br />
6. Kaynaştırma, bir program dahilinde verilen bir özel eğitim uygulamasıdır.<br />
<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulama Ölçütleri<br />
Kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama ölçütleri şunlardır (MEB, 2000: M: 69):<br />
• Kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda özel eğitim gerektiren öğrencinin gereksinimleri çerçevesinde kurumun fiziksel, sosyal, psikolojik ortamında ve eğitim programlarında destek hizmetler ile gerekli düzenlemeler (kaynak oda, rehberlik ve psikolojik danışma servisi, bireyselleştirilmiş eğitim programları geliştirme ve uygulama birimi kurulması; rampalar, ses yalıtımı, ışık düzenine dikkat edilmesi gibi) yapılır.<br />
• Kaynaştırma uygulamalarına devam edecek öğrencilerin birden fazla yetersizliği olmamasına, erken yaşta tanılanmış, ailesinin iş birliğine açık ve eğitim almaya yatkın, cihaz kullanması gerekenlerin mutlaka cihazlandırılmış, zihinsel öğrenme yetersizliği olan öğrencilerin hafif ve orta düzeyde zihinsel yetersizliği olmalarına dikkat edilir.<br />
• Kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda tüm kurum personelinin, öğrencilerin, ailelerin ve yakın çevrelerinin özel eğitim gerektiren öğrencilerin bireysel ve gelişim özellikleri hakkında bilgilendirilmeleri esastır.<br />
• Kaynaştırma uygulamalarında öğretim programları, programın amaçları bireye uyarlanarak uygulanır, bireyselleştirilmiş eğitim programları ile desteklenir.<br />
<br />
İlköğretim’de Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulanmasından Öğrencinin Yararlanma Biçimi<br />
İlköğretim’de kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama biçimi şunlardır (MEB, 1991: 192-193, Kırcaali-İftar, 1998: 22-23, Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı, 1999: 416, Mcloughlin- Lewis: 380, MEB, 2000: M: 70-71):<br />
a) Özel gereksinimli olan çocuğun yalnızca özel araç-gereçler sağlanarak tam gün normal sınıfa devam etmesi: Kaynaştırma uygulamaları yapılan okullarda, sınıf mevcutlarının okul öncesi eğitim kurumlarında 14, ilköğretim kurumlarında 30 öğrenciyi aşmamasına dikkat edilir. Özel eğitim gerektiren öğrenciler her sınıfa eşit olarak dağıtılır, bir sınıfta yetersizliği aynı olan en fazla iki öğrenci uygulamaya katılır.<br />
b) Normal sınıfta özel gereksinimli olan çocuğa gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen ve uzman tarafından sınıf içi yardım sağlanması: Sınıf içi yardım, kaynaştırma öğrencisine yönelik olduğundan, sınıf öğretmeni sınıfın geri kalanıyla öğretim yaparken, yardım sağlayan öğretmen kaynaştırma öğrencisiyle bireysel çalışır. Bunun tersi de olabilir; sınıf öğretmeni kaynaştırma öğrenciyle bireysel çalışırken, yardım sağlayan öğretmen sınıfın geri kalanıyla ders yapabilir.<br />
c) Kaynaştırma eğitimine alınan öğrenci bütün gününün normal sınıfta geçirir ve sınıf öğretmeni, bir danışman ve uzmandan gereken destek eğitim hizmetini alması: Özel hizmet, öğretmene verilir ve öğrenci bundan dolaylı olarak yararlanır.<br />
d) Özel gereksinimi olan öğrencinin (normal sınıfta kaynaştırma eğitim uygulamasına alınan öğrencinin) normal okul binası içinde kaynak odada (özel eğitim ünitesi) eğitim hizmeti verilmesi: Kaynak odadaki eğitim, özel eğitim öğretmeni/ gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen tarafından bireysel ya da küçük grup eğitimi olarak yürütülür. Kaynak odadaki eğitimin amacına ulaşabilmesi için, normal sınıf öğretmeni ile kaynak odada eğitim veren öğretmenin yakın iletişim ve işbirliği içinde olmaları gerekir.<br />
e) Özel gereksinimli olan öğrencinin gezici eğitmenden yararlanması: Öğrenci günün büyük bir kısmını normal derslikte içinde geçirir ve belirli aralıklarla (haftada bir veya iki kez gibi) özel yardım almak için sınıftan ayrılır. Bu destek eğitim hizmetini Rehberlik ve Araştırma Merkezi ile özel eğitim kurumundan alabilir.<br />
f) Özel gereksinimi olan öğrencinin normal okulda açılan özel eğitim sınıfından yararlanması: Özel eğitim sınıfları, özel eğitim hizmetleri kurulu tarafından açılır. Bu sınıfların mevcudu en fazla; okul öncesi eğitimde 6, ilköğretimde 12, orta öğretimde 20 ve yaygın eğitimde 10 öğrenciden oluşur.<br />
g) Özel gereksinimi olan çocuğun normal sınıfta belirli etkinliklere katılması: Özel eğitim okulunun yatılılık/gündüzlülük olanaklarından yararlanan öğrencilerden, akranları arasında destek eğitim alması uygun görülenler, kaynaştırma uygulaması yapılan sınıfların etkinliklerine katılır.<br />
<br />
Sonuç olarak MEB özel eğitim gerektiren bireye yatılı-gündüzlü, özel eğitim sınıfı, kaynaştırma yoluyla eğitim hizmeti sunmaktadır. Burada önemli olan sunulan hizmetten yararlan birey sayısı, hizmetlerin yeterli olup olmaması ve hizmeti sunan personelin niteliğidir.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[EZOTERIZM]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3365</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:20:48 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3365</guid>
			<description><![CDATA[zoterizmin Osmanlıca karşılığı Batinilik olup, Batın; içyüz-içteki anlamındadır. Bunun Türkçe karşılığı ise İçrek sözcüğüdür.<br />
<br />
Ezoterik bilgiler denildiği zaman, herkese açıklanmayan ancak belli eğitimlerden geçip o bilgileri almaya hak kazanmış kişilere verilen bilgiler kastedilmektedir.<br />
<br />
Ezoterik bilgilerin en önemli yönü yazılı olmaktan çok, bir yol gösterici(Mürşit) tarafından öğrenciye(Mürit) belli bir sistem dahilinde aktarılmasıdır. Bu yönteme inisiyasyon veya tekris denilmekte olup Türk-Şaman geleneklerinde de "El Vermek" deyimiyle yer almaktadır.<br />
<br />
Ezoterizmin tersi olan sisteme ise Egzoterizm denilmek olup bunun Osmanlıca karşılığı "harici", Türkçe karşılığı "dışrak" dır. Egzoterik bilgiler herkesçe bilinebilen, sıradan başlangıç bilgileri olmaktadır. Ezoterik bilgilere ulaşabilmek için öğrenci eğitimine egzoterik bilgiler ile başlar.<br />
<br />
Zaman içersinde gösterdiği çabalar ile yükselerek daha derin olan ezoterik bilgileri almaya hak kazanır. Ezoterik öğretinin verildiği hiçbir okul veya sistemde harici bilgileri eksik olan adaylara ezoterik bilgiler aktarılmaz. Bunun nedeni, insanın mükemmele ulaşabilmesi için iç ve dış aleminin tam bir bütünlük içinde olması gerekliliğidir.<br />
<br />
Şimdi niçin ezoterizm sorusuna yanıt aramaya çalışalım. "Niçin" ve "nasıl" lar meraklı insan doğasının bir gereğidir. İnsanlar normal öğreti sistemi içinde aktarılan bilgiler ile bazı soruların yanıtlarını bulamadıkları zaman arayışa girmektedir. Bunun sonucu materyalist düşünce sisteminden sıyrılmakta, yanıtları kimi zaman "din" kimi zaman ise "panteist" düşünce sisteminde aramaktadır. Felsefi anlamda "Panteizm", islami kültür içinde "tasavvuf" adını alan ezoterik sistemin amacı; varoluşun, ancak sevgi ile algılanabilecek ve akılcılıkla ortaya konulacak sebeplerini savunmak ve tek hedefi insanın tekamül ederek "kamil insan" haline dönüşmesini sağlamaktır.<br />
<br />
Eğer cennet varsa, oraya gitmek için camiye, kiliseye, sinagoga devam edip dua etmek yeterli değildir. Bütün dinlerin tek Allahın kulları, yani kardeş olduklarını kabul eden ve bütün kutsal kitaplarda geçen evrensel doğrularla yaşayan yani dürüst, müşfik, merhametli ve cömert olan bir kimse bunları yapmasa bile oraya gidecektir. İşte bu düşünceleri içinde barındıran ezoterik düşünceyi tanımaya calışalım inşaallah.<br />
Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara bildirilebileceği görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Genel olarak, Arapça ve Eski Türkçe'de "Batıniyye", Fransızca'da "Esotérisme" ve İngilizce'de "Esoterism" ya da "Esotericism" kartılığıdır.<br />
<br />
Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir. Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir.Ezoterik sıfatının tanımı gereği, bir öğreti sistemi olarak Ezoterizmin üç temel özelliği vardı<br />
<br />
Öğretiyi alacak kişilerin özenle seçilmelerinden sonra, "inisiyasyon" yöntemiyle topluluğa kabul edilip yine aynı yöntemle ilerletilmeleri;<br />
<br />
Öğretilerin, inisiyasyon yöntemi uyarınca bir dereceler silsilesi içinde verilmesi;<br />
<br />
Öğretilerin kapsamında öncelikle simgelerin, allegorilerin ve özdeyişlerin kullanılmasıyla, bireye kendi gerçeklerini bulma yolunun açılması.<br />
Görüldüğü gibi, Ezoterizm bir sistem olarak aktarılan öğretinin özünden bağımsızdır ve temelde biçimsel bir itleyiti nitelendirmektedir.<br />
<br />
Ezoterik öğreti sisteminin doğuşu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunluğu ya anlayamamış, ya tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında, kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı zorunlu kılmıştır. Bu anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.<br />
<br />
Ezoterizmuygulayan toplulukların büyük çoğunluğu, ulaştıkları gerçeklere ilişkin bilgi ve bulgulardan yalnızca kendi üyelerinin yararlanmalarını öngörmez; kendi dışlarındaki toplumu ve tüm İnsanlığı da gözetirler. Ne var ki, yeterince uyumlu bir ortam sağlanmadıkça, gerçeklerin gelişigüzel bir biçimde ortaya dökülmemesini ve saklı tutulmasını yararlı ve hatta gerekli bulurlar. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, gerçeklerin topluluk dışına yayılması, İnsanlığa maledilmesi gecikebilir.<br />
<br />
Ezoterizmin kapalılık gerekçesi Hermesçiliğin şu sözleri ile daha iyi anlaşılabilir:<br />
<br />
"Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. Çoğunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar, gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeği kötüye kullanarak, büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka yol yoktur. Bulmak, bilmek, susmak gerek..."<br />
Benzer bir yaklaşımı Şeyh Bedreddin'de de bulmak olanaklıdır:<br />
<br />
"Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha işin başında söylenirse, ya yollarını saptırırlar, ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve hak, orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştırılabilir. Ama herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır..."Ezoterizmin temel kuralı gereği, bilgiler yalnızca yeterli düzeyde anlayış yeteneği olan ve bu yolda ilerleme özelliği gösterebilen kişilere aktarılmalıdır. Ezoterik sistemde çalışan bir topluluğa katılan kişiye bilgilerin tümü bir anda yüklenmez, kişi belli düzeylerde sınanarak daha ileriye gitme yeteneğinin olup olmadığı anlaşılmalıdır. Özellikle dinsel ve töresel nitelikte olan bilgiler açık ve belirgin bir kesinlikle verilmemeli, böylece öğretiyi alacak kişilerin kendilerine öğretilenleri putlaştırmaları önlenmelidir. Ezoterik sistem içinde bilgileri öğrenmeye başlayan kişi, yalnızca kendisi için öğrenmekle yetinmemeli, bilgilerini birleştirip olgunlaştırarak başkalarına da yararlı olmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Ezoterizmi benimseyip uygulayan kuruluşlar ve topluluklar, kendi öğretileri kapsamında çoğunlukla din, töre, bilim ve sanat gibi konuları bir bütün biçiminde işleyip, öğretilerine göre yorumlamışlardır.<br />
Bununla birlikte, salt "bilimsel", salt "dinsel-töresel" ya da salt "sanatsal" Ezoterizmden de söz edilebilir. Salt bilimsel Ezoterizm, yalnızca doğal ve evrensel gerçeklerin, bunların yasalarının ardına düşmüştür. Salt sanatsal Ezoterizm, bireyler arasındaki iletişimin gelişmesinde öznelliği öne alarak, duyumsal algılamayı geliştirmeyi öngörür. Salt dinsel-töresel Ezoterizm ise, dinlerin akıl ve mantığa uymayan öğelerini ayıkladıktan sonra, Tanrı buyruklarından içsel anlamlar çıkarmak yoluyla Gizemciliğe yaklaşır; eğer akıl ve deney yoluyla ulaşılan bilgilerin ötesinde, "sezgi" yöntemi ile sağlanabilen bilgilere öncelik verilirse Gizlicilik ile bağdaşır. Genel olarak dinsel Ezoterizmde, usaaykırı dinsel dogmaların, usauygun bir yoruma kavuşturulma çabası da bulunmaktadır. Ne var ki, kimi ezoterik yorumcular, bu yorumlarda büsbütün usaaykırılığa düşmekten kaçınamamışlardır.<br />
<br />
Ezoterizmi benimseyen topluluklar, kendilerine özgü bir çalışma yöntemi ve öğretisi olan, üyesi olmayan kişileri çalışmalarına almadığı gibi, öğretilerini kendi üyelerinden başkasına açmayan örgütlenmelerdir. Bir ezoterik topluluğun bu özelliği, onun bir "gizli örgüt" olmasını gerektirmez. Zira ezoterik bir topluluğun ya da kurumun varlığı, amaçları, ilkeleri, üyelerinin kimler olduğu, çalışmalarının nerede yapıldığı, nasıl çalıştığı herkesçe bilinebilir. Bir ezoterik topluluğun gizli olarak nitelendirilebilecek tek yönü, üyelerinin kendi aralarında yaptıkları toplantı ve çalışmaların içeriğidir.<br />
Evren ile Tanrı'yı bir ve aynı şey sayan öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adı Panteizm'dir. Kamutanrıcılık da denilen Panteizm'in temel ilkesine göre, evrende bulunan her şey tek bir Varlık'tan oluşmuştur. Gerçekte varolan bu tek Varlık'tır ve tüm nesne ve canlılar onun çeşitli görünümleridir. Eski gizemci ve ezoterik toplulukların çoğunda Panteist ilkeler benimsenmiştir. Felsefe olarak Stoacılık ve Neoplatonizm'de panteist anlayışlar vardır. Kabalacılık tümüyle panteisttir. Vahdet-i vücut anlayışı ile Tasavvuf 'ta da panteist olgu benimsenmittir.<br />
<br />
Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, ezoterik örgütlerle dinlerin eski çağlarda hemen hemen tümüyle (örneğin Mısır'da Hermetizm, Yunan'da Eleusis, Dionysos Misterleri ve Orfizm, Yahudilerde Kabalacılık ve Essen'liler, Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde Mithracılık, Manicilik, Hristiyanlık'ta Gnostikler, Katarlar, Şovalye Tarikatları, İslam'da Batıni Tarikatlar), yakın çağlara kadar da kısmen içiçe oluşup geliştiklerini görebiliriz. Bu gün bile, ezoterik örgütlerden bazısı belirli bir din çerçevesi içinde kendini sürdürme çabasındadır.<br />
<br />
İtalya'da Eflatun Akademisinin önderliğindeki akademisyenlerin Yunan klasiklerini gün yüzüne çıkarması tüm yaşamda ve özellikle de bilim ve sanatda yeni bir atılımı beraberinde getirdi. Önde gelen temsilcilerinden birisininin Dante olduğu Ezoterik öğreti, yepyeni bir dönemin başlamasını sağladı. Bu dönem adını dahi Ezoterik öğretiden aldı; Rönesans. "Yeniden Doğuş" anlamına gelen Rönesans düşünürlerinin en büyük hedefı, Yunan-Roma uygarlığı ile Hristiyanlık arasında bir iletişim, bir ilişki kurmak ve iki uygarlığı aynı potada eriterek yepyeni bir dünya kurmaktı.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[zoterizmin Osmanlıca karşılığı Batinilik olup, Batın; içyüz-içteki anlamındadır. Bunun Türkçe karşılığı ise İçrek sözcüğüdür.<br />
<br />
Ezoterik bilgiler denildiği zaman, herkese açıklanmayan ancak belli eğitimlerden geçip o bilgileri almaya hak kazanmış kişilere verilen bilgiler kastedilmektedir.<br />
<br />
Ezoterik bilgilerin en önemli yönü yazılı olmaktan çok, bir yol gösterici(Mürşit) tarafından öğrenciye(Mürit) belli bir sistem dahilinde aktarılmasıdır. Bu yönteme inisiyasyon veya tekris denilmekte olup Türk-Şaman geleneklerinde de "El Vermek" deyimiyle yer almaktadır.<br />
<br />
Ezoterizmin tersi olan sisteme ise Egzoterizm denilmek olup bunun Osmanlıca karşılığı "harici", Türkçe karşılığı "dışrak" dır. Egzoterik bilgiler herkesçe bilinebilen, sıradan başlangıç bilgileri olmaktadır. Ezoterik bilgilere ulaşabilmek için öğrenci eğitimine egzoterik bilgiler ile başlar.<br />
<br />
Zaman içersinde gösterdiği çabalar ile yükselerek daha derin olan ezoterik bilgileri almaya hak kazanır. Ezoterik öğretinin verildiği hiçbir okul veya sistemde harici bilgileri eksik olan adaylara ezoterik bilgiler aktarılmaz. Bunun nedeni, insanın mükemmele ulaşabilmesi için iç ve dış aleminin tam bir bütünlük içinde olması gerekliliğidir.<br />
<br />
Şimdi niçin ezoterizm sorusuna yanıt aramaya çalışalım. "Niçin" ve "nasıl" lar meraklı insan doğasının bir gereğidir. İnsanlar normal öğreti sistemi içinde aktarılan bilgiler ile bazı soruların yanıtlarını bulamadıkları zaman arayışa girmektedir. Bunun sonucu materyalist düşünce sisteminden sıyrılmakta, yanıtları kimi zaman "din" kimi zaman ise "panteist" düşünce sisteminde aramaktadır. Felsefi anlamda "Panteizm", islami kültür içinde "tasavvuf" adını alan ezoterik sistemin amacı; varoluşun, ancak sevgi ile algılanabilecek ve akılcılıkla ortaya konulacak sebeplerini savunmak ve tek hedefi insanın tekamül ederek "kamil insan" haline dönüşmesini sağlamaktır.<br />
<br />
Eğer cennet varsa, oraya gitmek için camiye, kiliseye, sinagoga devam edip dua etmek yeterli değildir. Bütün dinlerin tek Allahın kulları, yani kardeş olduklarını kabul eden ve bütün kutsal kitaplarda geçen evrensel doğrularla yaşayan yani dürüst, müşfik, merhametli ve cömert olan bir kimse bunları yapmasa bile oraya gidecektir. İşte bu düşünceleri içinde barındıran ezoterik düşünceyi tanımaya calışalım inşaallah.<br />
Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara bildirilebileceği görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Genel olarak, Arapça ve Eski Türkçe'de "Batıniyye", Fransızca'da "Esotérisme" ve İngilizce'de "Esoterism" ya da "Esotericism" kartılığıdır.<br />
<br />
Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir. Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir.Ezoterik sıfatının tanımı gereği, bir öğreti sistemi olarak Ezoterizmin üç temel özelliği vardı<br />
<br />
Öğretiyi alacak kişilerin özenle seçilmelerinden sonra, "inisiyasyon" yöntemiyle topluluğa kabul edilip yine aynı yöntemle ilerletilmeleri;<br />
<br />
Öğretilerin, inisiyasyon yöntemi uyarınca bir dereceler silsilesi içinde verilmesi;<br />
<br />
Öğretilerin kapsamında öncelikle simgelerin, allegorilerin ve özdeyişlerin kullanılmasıyla, bireye kendi gerçeklerini bulma yolunun açılması.<br />
Görüldüğü gibi, Ezoterizm bir sistem olarak aktarılan öğretinin özünden bağımsızdır ve temelde biçimsel bir itleyiti nitelendirmektedir.<br />
<br />
Ezoterik öğreti sisteminin doğuşu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunluğu ya anlayamamış, ya tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında, kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı zorunlu kılmıştır. Bu anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.<br />
<br />
Ezoterizmuygulayan toplulukların büyük çoğunluğu, ulaştıkları gerçeklere ilişkin bilgi ve bulgulardan yalnızca kendi üyelerinin yararlanmalarını öngörmez; kendi dışlarındaki toplumu ve tüm İnsanlığı da gözetirler. Ne var ki, yeterince uyumlu bir ortam sağlanmadıkça, gerçeklerin gelişigüzel bir biçimde ortaya dökülmemesini ve saklı tutulmasını yararlı ve hatta gerekli bulurlar. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, gerçeklerin topluluk dışına yayılması, İnsanlığa maledilmesi gecikebilir.<br />
<br />
Ezoterizmin kapalılık gerekçesi Hermesçiliğin şu sözleri ile daha iyi anlaşılabilir:<br />
<br />
"Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. Çoğunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar, gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeği kötüye kullanarak, büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka yol yoktur. Bulmak, bilmek, susmak gerek..."<br />
Benzer bir yaklaşımı Şeyh Bedreddin'de de bulmak olanaklıdır:<br />
<br />
"Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha işin başında söylenirse, ya yollarını saptırırlar, ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve hak, orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştırılabilir. Ama herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır..."Ezoterizmin temel kuralı gereği, bilgiler yalnızca yeterli düzeyde anlayış yeteneği olan ve bu yolda ilerleme özelliği gösterebilen kişilere aktarılmalıdır. Ezoterik sistemde çalışan bir topluluğa katılan kişiye bilgilerin tümü bir anda yüklenmez, kişi belli düzeylerde sınanarak daha ileriye gitme yeteneğinin olup olmadığı anlaşılmalıdır. Özellikle dinsel ve töresel nitelikte olan bilgiler açık ve belirgin bir kesinlikle verilmemeli, böylece öğretiyi alacak kişilerin kendilerine öğretilenleri putlaştırmaları önlenmelidir. Ezoterik sistem içinde bilgileri öğrenmeye başlayan kişi, yalnızca kendisi için öğrenmekle yetinmemeli, bilgilerini birleştirip olgunlaştırarak başkalarına da yararlı olmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Ezoterizmi benimseyip uygulayan kuruluşlar ve topluluklar, kendi öğretileri kapsamında çoğunlukla din, töre, bilim ve sanat gibi konuları bir bütün biçiminde işleyip, öğretilerine göre yorumlamışlardır.<br />
Bununla birlikte, salt "bilimsel", salt "dinsel-töresel" ya da salt "sanatsal" Ezoterizmden de söz edilebilir. Salt bilimsel Ezoterizm, yalnızca doğal ve evrensel gerçeklerin, bunların yasalarının ardına düşmüştür. Salt sanatsal Ezoterizm, bireyler arasındaki iletişimin gelişmesinde öznelliği öne alarak, duyumsal algılamayı geliştirmeyi öngörür. Salt dinsel-töresel Ezoterizm ise, dinlerin akıl ve mantığa uymayan öğelerini ayıkladıktan sonra, Tanrı buyruklarından içsel anlamlar çıkarmak yoluyla Gizemciliğe yaklaşır; eğer akıl ve deney yoluyla ulaşılan bilgilerin ötesinde, "sezgi" yöntemi ile sağlanabilen bilgilere öncelik verilirse Gizlicilik ile bağdaşır. Genel olarak dinsel Ezoterizmde, usaaykırı dinsel dogmaların, usauygun bir yoruma kavuşturulma çabası da bulunmaktadır. Ne var ki, kimi ezoterik yorumcular, bu yorumlarda büsbütün usaaykırılığa düşmekten kaçınamamışlardır.<br />
<br />
Ezoterizmi benimseyen topluluklar, kendilerine özgü bir çalışma yöntemi ve öğretisi olan, üyesi olmayan kişileri çalışmalarına almadığı gibi, öğretilerini kendi üyelerinden başkasına açmayan örgütlenmelerdir. Bir ezoterik topluluğun bu özelliği, onun bir "gizli örgüt" olmasını gerektirmez. Zira ezoterik bir topluluğun ya da kurumun varlığı, amaçları, ilkeleri, üyelerinin kimler olduğu, çalışmalarının nerede yapıldığı, nasıl çalıştığı herkesçe bilinebilir. Bir ezoterik topluluğun gizli olarak nitelendirilebilecek tek yönü, üyelerinin kendi aralarında yaptıkları toplantı ve çalışmaların içeriğidir.<br />
Evren ile Tanrı'yı bir ve aynı şey sayan öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adı Panteizm'dir. Kamutanrıcılık da denilen Panteizm'in temel ilkesine göre, evrende bulunan her şey tek bir Varlık'tan oluşmuştur. Gerçekte varolan bu tek Varlık'tır ve tüm nesne ve canlılar onun çeşitli görünümleridir. Eski gizemci ve ezoterik toplulukların çoğunda Panteist ilkeler benimsenmiştir. Felsefe olarak Stoacılık ve Neoplatonizm'de panteist anlayışlar vardır. Kabalacılık tümüyle panteisttir. Vahdet-i vücut anlayışı ile Tasavvuf 'ta da panteist olgu benimsenmittir.<br />
<br />
Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, ezoterik örgütlerle dinlerin eski çağlarda hemen hemen tümüyle (örneğin Mısır'da Hermetizm, Yunan'da Eleusis, Dionysos Misterleri ve Orfizm, Yahudilerde Kabalacılık ve Essen'liler, Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde Mithracılık, Manicilik, Hristiyanlık'ta Gnostikler, Katarlar, Şovalye Tarikatları, İslam'da Batıni Tarikatlar), yakın çağlara kadar da kısmen içiçe oluşup geliştiklerini görebiliriz. Bu gün bile, ezoterik örgütlerden bazısı belirli bir din çerçevesi içinde kendini sürdürme çabasındadır.<br />
<br />
İtalya'da Eflatun Akademisinin önderliğindeki akademisyenlerin Yunan klasiklerini gün yüzüne çıkarması tüm yaşamda ve özellikle de bilim ve sanatda yeni bir atılımı beraberinde getirdi. Önde gelen temsilcilerinden birisininin Dante olduğu Ezoterik öğreti, yepyeni bir dönemin başlamasını sağladı. Bu dönem adını dahi Ezoterik öğretiden aldı; Rönesans. "Yeniden Doğuş" anlamına gelen Rönesans düşünürlerinin en büyük hedefı, Yunan-Roma uygarlığı ile Hristiyanlık arasında bir iletişim, bir ilişki kurmak ve iki uygarlığı aynı potada eriterek yepyeni bir dünya kurmaktı.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MAHALLE BASKISI PROF.DR. AHMET BERHAN YILMAZ]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3364</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:20:31 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3364</guid>
			<description><![CDATA[MAHALLE BASKISI<br />
<br />
PROF.DR.<br />
AHMET BERHAN YILMAZ<br />
<br />
<br />
<br />
“Eğer mahalle baskısından kastedilen her türlü yobazlık ve dayatma ise bu konuda mahallelilerden çok daha uzman olan, bu işin ehli insanlar var ve yıllardır bu ülkede işlerini yürütüyorlar.”<br />
<br />
<br />
<br />
Varlığıyla gurur duyduğumuz, topraklarında yaşadığımız için kendimizi şanslı addettiğimiz Türkiye’m, koca ülkem, güçlü devletim ve milletim.<br />
<br />
<br />
<br />
Ve ülkemin insanının yüzyıllara damgasını vuran komşulukları, sevgisi, saygısı, fedakârlıkları ve insanlıkları ile bilinen mahalleleri ve mahalle sakinleri.<br />
<br />
<br />
<br />
Kim derdi ki senin bu ilişkilerin üzerinden sana bir öcü sunulacak ve onunla millet tehdit edilecek, kim derdi ki sen baskıcı ve yobaz ilan edileceksin.<br />
<br />
<br />
<br />
Geldiğimiz nokta yine aynı; birilerinin çıkarları, hırsları öyle gerektirdiği için uydurulan yeni terminolojiler. Üstüne de ülkemizi ve insanımızı tanımayan, tanımak istemeyen düşüncesizce duyduğu ve bulduğu her şeye saldıran beyinler.<br />
<br />
<br />
<br />
Toplumu germeyi ve huzursuz etmeyi görev edinmiş olan birileri, çok emek sarf etti mi bilemiyorum ama yeni bir öcü buldu; mahalle baskısı. Tabii ki onların işbirlikçileri de mal bulmuş mağribi gibi saldırdılar meseleye.<br />
<br />
<br />
<br />
Bu güzel vatanı ve milleti ne PKK, ne Irak, ne Yunanistan ne İran, ne ABD, Ne Rusya ne de diğer bir sürü düşman tehdit etmiyor ama bu ülkenin sade vatandaşları ve onların yaşadıkları mahalleler nasıl bir iş ise günlerdir tehdit unsuru olarak gündemi meşgul ediyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Gerçi birileri yine rahatladı yeni bir tehdit ve korku unsuru icat edilince diğerleri oh be! Diyerek her zamankinden daha rahat ve daha başıboş işlerini sürdürüyorlar.<br />
<br />
<br />
<br />
Öyle bu ülkenin ilerleyememesinin, modernleşememesinin ve bir türlü belini doğrultamamasının ana sebebi bulundu; mahalle baskısı.<br />
<br />
<br />
<br />
Eğer mahalle baskısından kastedilen her türlü yobazlık ve dayatma ise bu konuda mahallelilerden çok daha uzman olan bu işin ehli insanlar var ve yıllardır bu ülkede işlerini yürütüyorlar. Hal böyle olunca da başka bir isim bulmak gerekiyor bu meseleye.<br />
<br />
<br />
<br />
Kendi insanını bu kadar acımasızca, insafsızca küçültmeye çalışan ve baskıcı ilan eden bir güruh başka bir ülkede olsa tabiri caizse aforoz edilir. Biz de ise bu kişiler buldukları her mikrofona konuşuyor, konuşturuluyor, eline her kalemi alan da bu konuda yazıyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Efendiler! Kim olursanız olun, ne makamda oturuyorsanız oturun ve neye inanıyorsanız inanın bu milleti ve bu milletin değerlerini bu kadar küçültmeye, bu milleti üzmeye ve germeye hakkınız yok.<br />
<br />
<br />
<br />
Sizler hangi ülkede veya hangi gezegende yaşıyorsunuz bilemiyorum ama bu milletin böyle bir problemi yok. Birilerinin kafasından uydurduğu ve icat ettiği terminoloji ile insanları manevi abluka altına almaya çalışmayın.<br />
<br />
<br />
<br />
Birileri başını örtecekmiş, size ne veya birileri başını açacakmış size ne? Ben yıllardır ne üniversitemde ne de şehrimde ve ne de kaşınmadığı takdirde her hangi bir yerde kılık kıyafet sebebiyle meydana gelen bir problem görmedim. Ama sizler bu sorunun çözülmesine müsaade etmediğiniz takdirde provokatörler, vatan millet düşmanları bu sorunu kullanarak kendi kirli emellerine alet edebilirler.<br />
<br />
<br />
<br />
Şimdi gidip eski mahallemi gezerek kendisinden özür dilemem gerekiyor ama nerede eski mahallem ki 6–7 katlı bir sürü bloğun yapıldığı, insanların birbirini tanımadığı bir siteye dönüşmüş. Karnımız acıktığında en yakın eve girip yemek yediğimiz veya dürümümüzü aldığımız, herkesin ana baba, evlat, ağabeyi, abla olduğu o günlerden geriye kalan sadece bizim ev burada idi dediğim koskoca bir blok.<br />
<br />
<br />
<br />
Uzun lafın kısası, yapacak olsa bile baskı yapacak mahalle kalmadı, rahat olun ve bu milleti rahat bırakın.<br />
<br />
<br />
PROF.DR.<br />
AHMET BERHAN YILMAZ<br />
<br />
<a href="mailto:berhan@atauni.edu.tr" class="mycode_email">berhan@atauni.edu.tr</a><br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[MAHALLE BASKISI<br />
<br />
PROF.DR.<br />
AHMET BERHAN YILMAZ<br />
<br />
<br />
<br />
“Eğer mahalle baskısından kastedilen her türlü yobazlık ve dayatma ise bu konuda mahallelilerden çok daha uzman olan, bu işin ehli insanlar var ve yıllardır bu ülkede işlerini yürütüyorlar.”<br />
<br />
<br />
<br />
Varlığıyla gurur duyduğumuz, topraklarında yaşadığımız için kendimizi şanslı addettiğimiz Türkiye’m, koca ülkem, güçlü devletim ve milletim.<br />
<br />
<br />
<br />
Ve ülkemin insanının yüzyıllara damgasını vuran komşulukları, sevgisi, saygısı, fedakârlıkları ve insanlıkları ile bilinen mahalleleri ve mahalle sakinleri.<br />
<br />
<br />
<br />
Kim derdi ki senin bu ilişkilerin üzerinden sana bir öcü sunulacak ve onunla millet tehdit edilecek, kim derdi ki sen baskıcı ve yobaz ilan edileceksin.<br />
<br />
<br />
<br />
Geldiğimiz nokta yine aynı; birilerinin çıkarları, hırsları öyle gerektirdiği için uydurulan yeni terminolojiler. Üstüne de ülkemizi ve insanımızı tanımayan, tanımak istemeyen düşüncesizce duyduğu ve bulduğu her şeye saldıran beyinler.<br />
<br />
<br />
<br />
Toplumu germeyi ve huzursuz etmeyi görev edinmiş olan birileri, çok emek sarf etti mi bilemiyorum ama yeni bir öcü buldu; mahalle baskısı. Tabii ki onların işbirlikçileri de mal bulmuş mağribi gibi saldırdılar meseleye.<br />
<br />
<br />
<br />
Bu güzel vatanı ve milleti ne PKK, ne Irak, ne Yunanistan ne İran, ne ABD, Ne Rusya ne de diğer bir sürü düşman tehdit etmiyor ama bu ülkenin sade vatandaşları ve onların yaşadıkları mahalleler nasıl bir iş ise günlerdir tehdit unsuru olarak gündemi meşgul ediyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Gerçi birileri yine rahatladı yeni bir tehdit ve korku unsuru icat edilince diğerleri oh be! Diyerek her zamankinden daha rahat ve daha başıboş işlerini sürdürüyorlar.<br />
<br />
<br />
<br />
Öyle bu ülkenin ilerleyememesinin, modernleşememesinin ve bir türlü belini doğrultamamasının ana sebebi bulundu; mahalle baskısı.<br />
<br />
<br />
<br />
Eğer mahalle baskısından kastedilen her türlü yobazlık ve dayatma ise bu konuda mahallelilerden çok daha uzman olan bu işin ehli insanlar var ve yıllardır bu ülkede işlerini yürütüyorlar. Hal böyle olunca da başka bir isim bulmak gerekiyor bu meseleye.<br />
<br />
<br />
<br />
Kendi insanını bu kadar acımasızca, insafsızca küçültmeye çalışan ve baskıcı ilan eden bir güruh başka bir ülkede olsa tabiri caizse aforoz edilir. Biz de ise bu kişiler buldukları her mikrofona konuşuyor, konuşturuluyor, eline her kalemi alan da bu konuda yazıyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Efendiler! Kim olursanız olun, ne makamda oturuyorsanız oturun ve neye inanıyorsanız inanın bu milleti ve bu milletin değerlerini bu kadar küçültmeye, bu milleti üzmeye ve germeye hakkınız yok.<br />
<br />
<br />
<br />
Sizler hangi ülkede veya hangi gezegende yaşıyorsunuz bilemiyorum ama bu milletin böyle bir problemi yok. Birilerinin kafasından uydurduğu ve icat ettiği terminoloji ile insanları manevi abluka altına almaya çalışmayın.<br />
<br />
<br />
<br />
Birileri başını örtecekmiş, size ne veya birileri başını açacakmış size ne? Ben yıllardır ne üniversitemde ne de şehrimde ve ne de kaşınmadığı takdirde her hangi bir yerde kılık kıyafet sebebiyle meydana gelen bir problem görmedim. Ama sizler bu sorunun çözülmesine müsaade etmediğiniz takdirde provokatörler, vatan millet düşmanları bu sorunu kullanarak kendi kirli emellerine alet edebilirler.<br />
<br />
<br />
<br />
Şimdi gidip eski mahallemi gezerek kendisinden özür dilemem gerekiyor ama nerede eski mahallem ki 6–7 katlı bir sürü bloğun yapıldığı, insanların birbirini tanımadığı bir siteye dönüşmüş. Karnımız acıktığında en yakın eve girip yemek yediğimiz veya dürümümüzü aldığımız, herkesin ana baba, evlat, ağabeyi, abla olduğu o günlerden geriye kalan sadece bizim ev burada idi dediğim koskoca bir blok.<br />
<br />
<br />
<br />
Uzun lafın kısası, yapacak olsa bile baskı yapacak mahalle kalmadı, rahat olun ve bu milleti rahat bırakın.<br />
<br />
<br />
PROF.DR.<br />
AHMET BERHAN YILMAZ<br />
<br />
<a href="mailto:berhan@atauni.edu.tr" class="mycode_email">berhan@atauni.edu.tr</a><br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[internetin gençler üzerindeki etkileri]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3363</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:20:12 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3363</guid>
			<description><![CDATA[Trajedi dedim çünkü gerçek anlamda bir trajedi sözkonusu.Türkiyenin gençleri ne durumda hiç düşündünüz mü?Sadece sokaklarda ve çarpık eğitim kurumlarında harcanan gençlerden sözetmeyeceğim.İnternetteki hayali dünyada çarpık kişilikler oluşturan çocuklar ve gençlerden söz ediyorum<br />
<br />
Sadece bir hafta boyunca internette araştırma yapmak gençlerin ne durumda olduğunu gözler önüne sermeye yeterlidir.Sohbet kanallarında ve arkadaşlık sitelerinde kaybolan çocuklarımızdan bahsedelim.Bu gibi yerlerde en ağır basan sorun gençlerin cinsel deneyime adım atma çabalarıdır.yaşları 12 ile 18 arasında değişen ergenlik çağındaki çocuklarımız en büyük sorunumuzdur.Bu gibi sitelerde çocuklarımız sahte isim ve sahte hayat görüşü ile karşı cinsleriyle iletişime geçme çabasındalar.gerçek hayatlarıyla çelişen kişilikler ön plana çıkar ve çocuğumuzun gerçek hayattaki kişiliği ile internet dünyasındaki çarpık kişiliği olarak iki kişiliği gelişir.Kızlarla konuşup sanal alemde cinsel güdülerini bastırmak için kendisini lezbiyen(cinsel tercihini kadınların oluşturdığı kadınlar)olarak tanıtan çocuklarımız bile var.Bu gibi sebepleri çoğaltmak mümkün.Bunların nedeni şüphesiz ki Türkiyedeki gençlerin eğitim sorunudur.Çocuklarımız yabancı yapımı filmler,diziler ve bu gibi siteler yüzünden yanlış ve zevkli olanları doğrular ile karıştırmaktadır.Kültürümüzün kötü olduğu sanıp çarpık avrupa ve amerika kültürüne özenmekteler<br />
Bu durumda biz yetişkinlere özellikle de eğitimcilere düşen görevler vardır.Bu sorunlar elbette yasaklar ile çözülemez.Önemli olan çocuklarımızı bilgilendirmek.Neticede internet doğru kullanıldığında hem eğitici hem de eğlendirici olabilir.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Trajedi dedim çünkü gerçek anlamda bir trajedi sözkonusu.Türkiyenin gençleri ne durumda hiç düşündünüz mü?Sadece sokaklarda ve çarpık eğitim kurumlarında harcanan gençlerden sözetmeyeceğim.İnternetteki hayali dünyada çarpık kişilikler oluşturan çocuklar ve gençlerden söz ediyorum<br />
<br />
Sadece bir hafta boyunca internette araştırma yapmak gençlerin ne durumda olduğunu gözler önüne sermeye yeterlidir.Sohbet kanallarında ve arkadaşlık sitelerinde kaybolan çocuklarımızdan bahsedelim.Bu gibi yerlerde en ağır basan sorun gençlerin cinsel deneyime adım atma çabalarıdır.yaşları 12 ile 18 arasında değişen ergenlik çağındaki çocuklarımız en büyük sorunumuzdur.Bu gibi sitelerde çocuklarımız sahte isim ve sahte hayat görüşü ile karşı cinsleriyle iletişime geçme çabasındalar.gerçek hayatlarıyla çelişen kişilikler ön plana çıkar ve çocuğumuzun gerçek hayattaki kişiliği ile internet dünyasındaki çarpık kişiliği olarak iki kişiliği gelişir.Kızlarla konuşup sanal alemde cinsel güdülerini bastırmak için kendisini lezbiyen(cinsel tercihini kadınların oluşturdığı kadınlar)olarak tanıtan çocuklarımız bile var.Bu gibi sebepleri çoğaltmak mümkün.Bunların nedeni şüphesiz ki Türkiyedeki gençlerin eğitim sorunudur.Çocuklarımız yabancı yapımı filmler,diziler ve bu gibi siteler yüzünden yanlış ve zevkli olanları doğrular ile karıştırmaktadır.Kültürümüzün kötü olduğu sanıp çarpık avrupa ve amerika kültürüne özenmekteler<br />
Bu durumda biz yetişkinlere özellikle de eğitimcilere düşen görevler vardır.Bu sorunlar elbette yasaklar ile çözülemez.Önemli olan çocuklarımızı bilgilendirmek.Neticede internet doğru kullanıldığında hem eğitici hem de eğlendirici olabilir.<br />
<br />
Alıntı yazı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Ekonomi Anlayışı ve Planlı Kalkınma]]></title>
			<link>https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3362</link>
			<pubDate>Mon, 11 Aug 2025 03:19:54 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.sanalworld.net/member.php?action=profile&uid=1">TheLost</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.sanalworld.net/showthread.php?tid=3362</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK’ÜN EKONOMİ ANLAYIŞI VE<br />
<br />
PLANLI KALKINMA<br />
<br />
Haluk BİLGESAY*<br />
<br />
“Şimdi arkadaşlar ekonomi hayatımızı gözden geçire-ceğim. Derhal bildirmeliyim ki ben ekonomik hayat denince ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün bayındırlık işle-rini birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir bütün sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatmalıyım ki bir millete bağımsız hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinesinde devlet, fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları birbirlerine bağlı ve birbirlerine tabidirler. O kadar ki bu cihazlar birbi-rine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa hükümet makinesi-nin önde gelen sürükleyici kuvveti israf edilmiş olur, ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki bir mille-tin kültür seviyesi üç sahada; devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hasılasıyla ölçülür.”<br />
<br />
M. Kemal ATATÜRK<br />
<br />
Bir Ekonomik Model<br />
<br />
Büyük önderin görüşleri ile ilgili yapılan araştırmalar, O’nun ekonomi ala-nında da dehasının ışıklarını yansıtan bir ekonomik kalkınma modeli geliştirdiğini, uyguladığını ve büyük ekonomik sonuçlar aldığını göstermektedir. Dünyanın ezilen uluslarına bağımsızlık konusunda verdiği büyük örneklerle birlikte ekonomik ve toplumsal kalkınma modeli örneği de vermiştir. Bugünkü bilgilerimizle dahi bizlere ve dünyanın gelişmekte olan ülkelerine yol gösterici özellikler taşıyan bu model, toplum refahının bölgeler ve kişiler arasında dengeli dağılımı açısından türlü güç-lükleri olan gelişmiş ekonomileri yönetenlere de önemli yararlar sağlamaktadır. Bu özellikleri ile Atatürk’ün ekonomi politikası, uygulaması ve uygulamada aldığı sonuçlar, bütün ülkelerin yönetici ve uzmanlarınca önemle incelenmelidir. Görü-lecektir ki bu model, dünyanın kıt doğal kaynaklarının iyi kullanılmasını sağlamak açısından insanlık yararına büyük sonuçlar vermektedir.<br />
<br />
Atatürk’ün yönetim ve ekonomiye ilişkin düşünceleri, ülkemizin çağdaş kal-kınma politikasına yön veren, hatta gelişmekte olan ülkelere örnek olan bir model olarak değerlendirilmelidir. Ülkemizin gelişmesinde başka modeller aranmasına gerek yoktur.<br />
<br />
Model ortadadır. Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalımı döneminde; yeni ulusal kurtuluş savaşından çıkmış, yeni bir devletin kurulduğu ve bu devletin her sektörde ve alanda yeniden inşa edildiği bir süreçte getirilen politikalar ve sanayileşme planları bu modelin en önemli uygulamalarıdır. Öyle bir model ki dünyada örneği olmayan bir kalkınma ve gelişme hızı bu dönemde gerçekleşmiştir. Atatürk, bu ekonomik model ile tamamen sıfırlanmış bir ekonomiden insan gücü, sermaye, bilgi, altyapı ve hiçbir dış destek olmadan ağır sanayisini kurmuş ve planlı kalkınma dönemini başlatmıştır.<br />
<br />
Planlı Kalkınma<br />
<br />
Atatürk, Onuncu Yıl Nutku’nda; “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaracağız” sözleriyle Türk Devrimi’nin çağdaşlaşmaya yöne-lik hedefini göstermiş ve bu hedefe çağdaş yönetim ve planlı kalkınma süreci ile ulaşılacağını belirtmiştir.<br />
<br />
Çağdaş yönetim bilimi, yönetimin planlama, örgütleme, eşgüdüm, yönlendir-me ve denetim gibi temel öğelerden oluşan bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle yönetim olgusunun ortaya çıktığı her yerde yönetsel anlamda planlama yapmak, eşgüdüm sağlamak ve yapılan çalışmaları sistemli olarak izlemek gerek-mektedir. Çünkü, bir ülkede planlı kalkınma yöntemleri uygulansa da, uygulanmasa da bu tür görevlerin yerine getirilmesi, belirlenen amaç ve hedeflere ulaşmada başarı sağlamanın temel koşulu olmaktadır.<br />
<br />
Planlama, ister kamu, ister özel kesimde yer alsın, tüm kişi ve kuruluşlar için, saptadıkları amaç ve hedeflere, ellerindeki sınırlı kaynakları en iyi biçimde kullanarak erişme yol, yöntem ve araçlarını belirlemekte; eşgüdüm, bu araç ve kaynakları kullanacak kişi ve birimlerin etkinlikleri arasındaki uyumu sağlayarak amaç ve hedeflere ulaşılmasını kolaylaştırmakta; izleme ise, yapılan çalışmaların ne ölçüde amaç ve hedeflere ulaştığını göstermekte, denetim, yönlendirme ve yönetimi geliştirme işlevlerinin de yerine getirilmesine olanak vermektedir.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi anlayışının temel ilkelerinden biridir planlama. Planlama, 1930'larda olduğu kadar günümüz ekonomi politikalarının da vazgeçilmezidir. Bi-lindiği gibi, Atatürk'ün ekonomik politikalarını belirleyen ilk dönem 1923-1930 yıllarını kapsar. Mevcut ekonomik durum Birinci İzmir İktisat Kongresinde belir-lenmiştir.<br />
<br />
Atatürk, ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri belirlemek amacıyla İzmir'de bir iktisat kongre-si toplamıştır. Kongre'de, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak eko-nomi politikasının yönünü çizen bir “Misakı İktisadi” kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayisini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düze-ni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir.<br />
<br />
Kongrenin açılış konuşmasında Atatürk; “Tarih, milletimizin yükselme ve gerileme sebeplerini ararken birçok siyasi, askeri ve sosyal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alakadar olan, o milletin, iktisadiyatıdır. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa yükselme ve gerileme sebeplerinin iktisadi meselelerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır… Yeni Türkiyemizi layık olduğu yüksek mertebeye ulaştırabilmek için, derhal iktisadiya-tımıza birinci derecede ve en çok önem vermek mecburiyetindeyiz.” demiştir.<br />
<br />
1923 yılında devralınan, uzun süren savaşlar nedeniyle harap olmuş, kaynakları kurutulmuş, nüfuzu azalmış, yokluklar içindeki Türkiye ile 1933 ve sonrasındaki hukuk ve eğitim sistemini, teknolojisini, sanayisini, tarımını ve tica-retini değiştiren, geliştiren Türkiye arasında büyük fark vardır. Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan ve birbiri arkasından getirilen yeniliklerin Türk devlet ve toplum düze-ninde on yıl sonunda bu önemli değişikliği yaratması, uygulayıcıların kararlılığının yanı sıra Türk toplumu tarafından benimsenip sahip çıkılmasıyla mümkün olabil-miştir.<br />
<br />
Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalım dönemindeki politikalar ile planlı kalkınma süreci uygulamaları, dünyanın hiçbir ülkesinde ve ekonomisinde görül-memiş bir sosyal ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmiştir. Bu gelişmeler, Cum-huriyet ve devrimlerle getirilen yeni düzenin sürekli olacağı düşüncesine de güç ka-zandırmıştır.<br />
<br />
Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet girişimciliğinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını ger-çekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir. Aslında dünyadaki gelişmeler de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasını zorunlu kılmaktaydı. “Laissez Faire”ci liberal ekonomi politikaları Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere gelişmiş batı ülkelerinde başarı-sızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye, Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır.<br />
<br />
Atatürk'ün ekonomik politikasının temelleri ve esasları, 1930-1940 arasındaki ikinci dönemde ortaya çıkmış ve en üst düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde; devletin öncülüğü, devlet yatırımcılığı, devlet işletmeciliği, ekonominin devletin belirlediği hedeflere yönlendirilmesi gibi hususlar ağırlık kazanmıştır.<br />
<br />
Atatürk, devletçilik konusunda “Bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel emek ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu gönence ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde -özellikle ekonomik alanda- devleti fiilen ilgilendirmektir.” demektedir.<br />
<br />
Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler adlı kitabında, Atatürk’ün Cumhurbaşkanı iken 1934 yılında hükümetin hazırladığı beş yıllık kalkınma planlarını incelerken elinde eski harflerle yayınlanmış bir broşürü gördüğünü ve bu broşürün “İktisat Esaslarımız” adını taşıdığını ve kapağında “Milletimiz mazisin-den değil artık istikbalinden mesuldür” cümlesinin yazılı olduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
Atatürk, Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik devrim hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Türk Devriminin ekonomik kalkınmayı plana bağlamasıyla; tam çalışmayı, hızlı ve dengeli sermaye birikimini, dış ödemeler dengesini, enflasyon-suz hızlı kalkınmayı, bölgeler arası dengeli kalkınmayı, özel girişimin gelişmesini, hızlı teknolojik gelişme için yabancı sermaye ile işbirliğini gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleş-tirilmiştir. 1925 yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş-tur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, Isparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olma-sıyla faaliyete geçmiştir.<br />
<br />
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimler, on beş yıl gibi kısa bir zamanda nasıl olağanüstü bir kalkınma çabasına girişildiğini göstermeye yeterlidir.<br />
<br />
Bunlardan bazıları; Türkiye İş Bankası’nın açılması, Uşak’ta şeker fabrikası, Kayseri’de uçak fabrikası, Kayseri Bünyan’da dokuma fabrikası, Ereğli Bez Fabrikası, Nazilli Bez Fabrikası, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası, Ticaret ve Sanayi Odalarının kurul-ması, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi, İstatistik Umum Müdürlüğü, Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi, Birinci ve İkinci Kalkınma Planları, 1927 yılında Teşviki Sanayi Kanunu, 1930 yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında Ziraat Kongresi, Aşar Vergisinin kaldırılması, demiryollarının satın alınarak ulusal-laştırılması, Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulması. Ve daha başkaları…<br />
<br />
Atatürk’ün devletçilik anlayışındaki “planlı ekonomi siyaseti”, devlet merkezli değil tersine kaynak kullanımının hangi sektörlerde sanayileşmeyi sağlayıp sağlamadığını ortaya çıkaran demokratik plan anlayışıdır. Birinci (1932) ve İkinci (1936) Sanayi Planlarında programa alınan yatırımların tümü, o tarihe kadar hiçbir ülkede benzerine rastlanmayan bir anlayışla, verimlilik hesaplarına dayandırılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomi siyaseti, kaynakların nesnel üretime dönüş-mesini öngörüyordu ve şimdiki gibi reel (üretken, nesnel) ekonomi, parasal ekono-minin arkasından sürüklenir duruma gelmemişti.<br />
<br />
Atatürk’ün planlı ekonomi anlayışı, ulusal çıkar ve halkçılık temeline dayan-maktadır. Bu nedenle yeterince gelişmemiş bölgelerde, o bölgenin kaynaklarını kullanıcı, gerekirse yeni kaynaklar yaratıcı bir politika ve plan yatar. Bu anlayış sayesinde Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinde, yüzyıllardır özel sektörce yapılma-mış yatırımlar, 1930’lar Türkiyesi’nin güç koşullarında yapılmıştır. Atatürk’ün bu modelinde kamusal girişim, kalkınma hamlesinin merkezine oturtulduğu için özel sektörün, kâr getirmeyeceği için yapmadığı yatırımları bile finanse etmeyi göze almıştır. Ancak, günümüzde de varlığını ve önemini koruyan ve halen çözüm-lenemeyen en önemli konulardan biridir bölge ve iller arası ekonomik gelişmişlik farkı. Bugün Türkiye üretiminin beşte biri İstanbul'da, yüzde 40’ı da Marmara Böl-gesi'nde yapılmaktadır. Bu durum, 1970’li yıllarda hızlanan bir biçimde iç göç ol-gusunu da getirmiş, plansız kalkınmanın başlıca sorunlarından biri haline gelmiştir.<br />
<br />
1930'larda bölgesel eşitliği sağlama amacıyla getirilen KİT modelinin etkisizleştirilmesi yönündeki çabalar da bunda etkili olmuş, zaten yeni yatırımlara ve üretime yönelik olmayan son yılların ekonomi politikalarıyla içinden çıkılmaz bir hal almıştır.<br />
<br />
Atatürk, özellikle yönetim, eğitim, ekonomi, kültür, sanat konularını içeren söylevlerinde sürekli olarak ileriyi düşünme, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma vurgusu yapmaktadır. 1 Kasım 1937’de Büyük Millet Meclisini açış söylevinde; “Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı ancak, türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir” demektedir.<br />
<br />
Atatürk, sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlan-mıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır.<br />
<br />
Atatürk’ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak yönündedir. Osmanlı’dan alınan kötü miras bu yolda önemli engeller oluşturmuş ancak yine de az zamanda çok büyük işler yapıl-mıştır.<br />
<br />
1933-1938 yılları arasındaki döneme, Türk sanayisinin ilk ve planlı kuruluş aşaması olarak bakılabilir. Yapılacak işler ciddi etütlere dayanan bir plana bağlan-mış, iç ve dış finansman sağlanarak çok başarılı uygulama sonuçları elde edilmiştir. Ham madde kaynakları ile enerji sorunları ciddiyetle ele alınmış, konunun bilimsel ve teknik yönü ile ciddi şekilde uğraşılmıştır.<br />
<br />
Bu dönemde yapılan yatırımlar, hep devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Programın finansmanı, geniş ölçüde vergiler, iç istikrar ve devlet bankalarının kredileri ile karşılanmıştır. Ayrıca, 1934 yılında Sovyetler Birliğinden 8 milyon dolar, 1938’de İngiltere’den 13 milyon sterlin dış borç sağlanmıştır.<br />
<br />
Yeni devletin kuruluşundan Atatürk’ün ölümüne kadar olan bu dönemin bir çok bakımdan özellikleri vardır:<br />
<br />
a) Dış ticaret açığı olmadan enflasyona başvurulmadan dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır.<br />
<br />
b) Hükümet, dış ticaret aktifinin sağladığı döviz geliriyle altın stokunu artır-maya çalışmıştır. 1931’de 6 ton olan altın rezervleri 1932’de 14 tona, 1933’de 17 tona, 1934’de 19 tona, 1937’de 26 tona çıkmıştır.<br />
<br />
c) Mali dengenin korunmasına büyük itina gösterilmiştir. Ancak karşılaşılan zorluklar hükümetin tedbir almasını gerekli kılmıştır. Hükümet başkanı olarak İsmet İnönü para sıkıntısına karşı bir çözüm yolu olarak emisyon yapılmasını istemiştir. Devlet başkanı olarak Atatürk’te her defasında karşı çıkmıştır.<br />
<br />
Atatürk'ün ekonomi politikasında makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Ata-türk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü, bu konuda Atatürk’e götürdüğü öneriler için, “Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğü-müz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlata-cağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile evet dedirtemedim” demektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde enflasyon sorunu Atatürk'ün ölümünden sonra başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi politikası çağımızın gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerine yön verebilecek özellikler taşımaktadır. Bu özellikler;<br />
<br />
a) İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahını yükseltmektir.<br />
<br />
b) Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gerekir.<br />
<br />
c) Atatürk’ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet doğrudan endüstri, ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır.<br />
<br />
d) Atatürk pazarlardaki rekabet kurullarının işleyişini bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür.<br />
<br />
e) Ekonomiye, ekonomi dışından yapılacak müdahalelere karşı önlemler almıştır.<br />
<br />
f) Ülkede enflasyonun önlenmesi yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulması için bütçe denkliğine ithalat ve ihracat denk-liğine ve devlet yatırım harcamalarının devlet gelirleri toplamına denk olmasına dikkat edilmelidir.<br />
<br />
g) Atatürk’ün ekonomi politikasının önemli bir amacı da ülkede tam çalış-manın sağlanmasıdır.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi politikasının temel amacı imtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahının yükseltilmesidir. Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gereklidir.<br />
<br />
Diğer bir deyişle bütün devrimler ve ekonomik kalkınma amacıyla yapılan uygulamalar birbirini desteklemelidir. Ekonomik ve sosyal kalkınmayı bu biçimde ele alış, son yıllarda gelişmekte olan ülkeler için çağdaş ekonomik plancılar ve işlet-mecilerce öne sürülen sistem yaklaşımının bir uygulamasıdır.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet pazarların kurallarına uymak zorundadır. Hatta devlet doğrudan endüstri ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır. Atatürk; “Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılamaz, bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir. Sırası gelmişken Cumhuriyetin tüccar telakkisini de kısaca ifade edeyim; tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlen-dirilmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu bakımdan ihracatçılar hakkın-daki kanun, murakabe hakkındaki kanun, teşkilatlandırma hakkındaki hükümler müspet neticelerini vermektedir.” demiştir.<br />
<br />
Atatürk, pazarlardaki rekabet kurallarının işleyişini, bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür. Planlı kalkınma düşüncesi ekonomik ve toplumsal kalkınma sorunları ile ilk karşılaştığı anlarda başlamıştır. Planlı kalkınmayı düşü-nürken aynı zamanda ekonomiye, ekonomi dışından müdahaleler yapılabileceğini düşünerek buna karşı önlemleri de zamanında alabilmiştir. Ali İktisat Meclisini, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetini, Türkiye İş Bankasını kurdurmasının, bu bankanın azınlıktaki bir devlet hissesiyle halkın ortaklığında mümkün olduğu kadar özerk çalışmasını sağlamasının, T.C. Merkez Bankası hisselerine halkın katılma-sıyla özerkliğin korunmasına özen göstermesinin, ekonomik uygulamalardan önce yerli yabancı uzmanlarla uzun süre tartışma yapmasının temelinde ekonomik sorun-lara ekonomi dışı müdahaleleri önleme amacı yatmaktadır.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi politikası üç temel dengeye dayanmaktadır.<br />
<br />
- Devlet bütçesi denk olmalıdır.<br />
<br />
- Devletin yatırım harcamaları bütçe fazlaları ile iç ve dış borçlanmadan elde edilen devlet gelirleri toplamına denk olmalıdır.<br />
<br />
- İthalat, ihracat denk olmalıdır.<br />
<br />
Bu üç denkliği korumanın amacı, ülkede enflasyonun önlenmesi ve yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulmasıdır. Atatürk, ödemeler dengesini korumanın tek yolunu dış ticaret dengesinin korunmasında bulmaktadır. Onun için ihracat yapmadan ithalatı artırmanın yolu yoktur. Hatta bu alanda belirli bir ülkeden ithalatın arttırılabilmesi için mutlaka o ülkeye ihracatı arttırmak gereklidir. Hızlı kalkınma ve devletleştirmeler devlet harcamalarını hızla arttıran uygulamalardır. Ancak O, yukarıdaki dengeleri bozmadan bunu yapabilme-nin yollarını sürekli olarak aramış, bulmuş ve uygulamıştır.<br />
<br />
Atatürk’ün ülkeyi yönettiği 16 yıllık dönem boyunca, ülkede sözü edilebilecek bir hızlı enflasyon dönemi yoktur. Bazı krizlere rağmen Türk lirasının dış değeri 1921’de ve 1938’de aynı düzeydedir. Bu dönem, Türk ekonomisindeki kalkınma hızının Cumhuriyet ekonomi tarihinin en yüksek olduğu dönemlerden biridir. Atatürk’ün ekonomi politikasının önemli bir diğer amacı da ülkede tam çalışmanın sağlanmasıdır. Bütün ekonomik önlemlerden söz ederken çiftçiye, işçiye ve bütün faal nüfusa iş sağlanması görüşünden hareket etmesinin ve uygulama yaptırmasının başka anlamı olamaz.<br />
<br />
Bu nedenlerle Atatürk devrimlerinin üst yapı devrimleri olduğu, bütün devrim-leri gibi ekonomi devrimi de Türk toplumunu temelden değiştirmek ve çağdaş-laştırmak amacına yönelmiştir. O’nun belki de bütün devrimleriyle eşdeğer bir ekonomi devrimi vardır. Her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da daha uzun yıllar bizlere onun ışığı yol gösterecektir.<br />
<br />
Günümüzde Ne Yapılmalı?<br />
<br />
Dünya ekonomisinde ve kalkınma anlayışında meydana gelen değişmeler, AB ile uyum sürecimizde yaşanan gelişmeler ve planlama anlayışımızın öncelikleri birlikte düşünüldüğünde, ülkemizdeki idari bölümlemenin ve ülkesel yönetim sisteminin temeli olan “İl” ölçeğinde başlayan bir kalkınma anlayışının ve buna uy-gun bir planlama sisteminin geliştirilmesi gereği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bölgeler arasındaki gelişmişlik farklılıklarının kabul edilebilir düzeye indirilmesi ve görece geri kalmış yörelerin kalkındırılması için, doğal olarak il ve hatta ilçe kademelerinden başlayan bir kalkınma ve planlama sistemi oluşturulması gerekli olmaktadır.<br />
<br />
Anayasamızda da belirtildiği üzere, genel yönetimin taşradaki temel yönetim kademesi ve merkezi yönetimin taşradaki en üst yönetim birimi, “İl”dir. İl yönetim-lerinin genel yönetim içindeki özellikli ve öncelikli konumları dikkate alındığında, gerek yönetsel yeniden yapılanmada, gerekse kalkınma sürecinde, bu yönetim kademelerinin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Kalkınma açısından mekan boyutu-nun, yerel, bölgesel ve ülkesel düzeylerden oluştuğu göz önünde tutulduğunda, iller ve ilçeler, kalkınma ve strateji belirleme çalışmalarının yerel düzeydeki en önemli yönetim basamakları olmaktadır.<br />
<br />
Günümüzün kalkınma anlayışı ve araçları aşağıdan-yukarı bir gelişme modeli çerçevesinde yerel birimlere önemli işlevler yüklerken, kalkınma stratejilerinin hazırlanması ve uygulanması aşamalarında “katılımcılık” ilkesinin yaşama geçiril-mesi de önemlidir.<br />
<br />
Ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınabilmesi; planlama ve uygulama süreçlerine kamu sektörünün yanı sıra, özel sektör, gönüllü sivil kuruluşlar, meslek odaları, üni-versiteler, vb. kesimlerin de katılımı ile olanaklıdır. Bu nedenle, il ve ilçe gelişme planlamasının hazırlık, uygulama ve izlenme aşamalarında geniş katılımlı kurum-sallaşma ve dayanışma gerekmektedir.<br />
<br />
İl düzeyi bölgesel gelişme stratejilerinin hareket noktası olma özelliğine sahip-tir. Kimi durumlarda, havza, ilçe ve belde gelişme stratejilerine de ihtiyaç olmakla birlikte, bölgesel gelişme stratejilerinin hazırlanmasına temel alınması açısından il gelişme planları ve stratejileri hem hızlı ve dengeli kalkınmanın hem de yerel ihtiyaçlara ve dinamiklere duyarlı, yerel girişimleri harekete geçiren bir düzey olması açısından gereklidir. Bu kapsamda, il ve ilçe ölçeklerindeki kalkınma çalış-maları ve gelişme planlarının sağlayacağı başlıca yararlar şunlar olacaktır:<br />
<br />
a) İl ve ilçelerdeki ilgili tüm kurum ve kuruluşların geniş ve aktif katılım-larıyla hazırlanacak olan gelişme planları yoluyla il ve ilçeler; kısa, orta ve uzun vadede gelişmelerine yön verecek, genel eğilimleri tespit edebilecek ve geleceğe yönelik projeksiyonlarını eşgüdümleyeceklerdir.<br />
<br />
b) İl ve ilçelerimizin üstünlüklere sahip oldukları alanlar belirlenebilecek, mevcut ve gelişmesi muhtemel sektörlerde uzmanlaşmaları sağlanabilecektir. Böylece, il ve ilçe gelişme stratejileri, yöresel kaynakları ve potansiyelleri harekete geçiren, geri kalmış yörelerimizin sosyo-ekonomik düzeyini yükselten, kırsal kalkınmayı sağlayan ve ulusal plan ve programların gerçekleşmesini besleyen bir işlevi yerine getirecektir.<br />
<br />
c) Bölgesel gelişme amaç, hedef ve stratejileriyle uyumlu biçimde hazırlana-cak alt ölçekli gelişme stratejileri, ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınmasının önemli araçları olacaktır.<br />
<br />
d) İl ve ilçelerin temel yönetim birimleri olduğundan hareketle hazırlanacak il ve ilçe gelişme planları; yerel yönetimlerin güçlendirilmesine de katkı sağlaya-caktır. İl ve ilçe, ülke, bölge ve yerel yönetimlerin kurumsal stratejik planlama çalışmalarının bütünleştirilmesi açılarından gerekli basamaklardır. Kent, belde ve kırsal alan planlamalarının etkinleştirilmesi açısından da il ve ilçe gelişme planları önemlidir.<br />
<br />
e) Yerel ekonomiyi ve yerellik bilincini güçlendirecek ekonomik, sosyal, kültürel girişimler yönlendirilebilecek ve desteklenebilecektir. Böylece, toplumun istekleri, gereksinimleri, kapasiteleri ve tercihlerinin yeterince dikkate alındığı planlar yapılabilecektir. Yereldeki planlama çalışmaları yerel kurumlara ve yerel yönetimlere yansıdıkça yerelde topyekun planlı bir yapılanmayı tetikleyecektir.<br />
<br />
f) Yerel katılımı ve yerel demokrasiyi ön plana çıkaran, yetki ve kaynak açısından güçlendirilmiş bir taşra yönetim düzeni oluşmasına katkı sağlayacaktır. Böyle bir sistem içinde, il ve ilçe yönetimleri, kamusal hizmet ve yatırımları makro politika ve uygulamalarla uyumlaştırarak eşgüdümleyecektir. Yerel hizmetler üzerinde karar verme yetkisi yerel karar alıcılara devredileceğinden, idari sistem daha demokratik bir nitelik kazanacak; böylece, taşranın siyasal ve sosyal kültürü olumlu etkilenecektir.<br />
<br />
g) Kalkınmanın iller ve ilçeler ölçeğinden başlatılması, ülke kalkınması açısından kırsal yörelere götürülen hizmetlerin yüküne halkın daha kolay ve istekle katılımına fırsat verecektir. Hizmet istemleriyle bunun yükü arasında ilişki de böy-lece kurulmuş olacaktır.<br />
<br />
h) Yerel potansiyellerin harekete geçirilmesi kolaylaşacak, böylece atıl kapa-site kullanımı azaltılacak; küçük ve orta boy girişimlerin ve girişimcilerin ekono-miye etkin biçimde katılımı sağlanacaktır.<br />
<br />
İl gelişme stratejileri yoluyla; yöresel ve bölgesel ekonomik potansiyel ile kay-naklar harekete geçirilebilir, taşranın sosyo-ekonomik düzeyi adil ve dengeli bir tarzda yükseltilebilir, kırsal kalkınmaya katkı sağlanabilir, ulusal plan ve program-ların gerçekleşmesini destekleyen bir işlev yerine getirilebilir.<br />
<br />
Bu işlevin yerine getirilmesi ise, illerde etkili bir gelişme planlaması yapılması ve rasyonel stratejilerin belirlenip uygulanmasıyla yakından ilişkilidir. Bu nedenler-le, topyekün ülke kalkınmasının başarılmasında il gelişme planlarının önemi büyük-tür. Ancak planlı kalkınma döneminde; mülki idare amirlerine bu yönde görev ve sorumluluk verilmekle beraber, hızlı ve dengeli kalkınmayı sağlayacak yasal ve yö-netsel önlemler gerektiğince alınamamış, kalkınmanın yasal ortam ve koşulları ye-terince oluşturulamamıştır.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Onuncu Yıl Nut-kunda; “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaraca-ğız” diyerek ülkemizin çağdaşlaşmaya yönelik hedefini göstermiştir.<br />
<br />
2006 yılındayız. Atatürk’ün doğumunun 125. yılında. Bu düzeye ulaşmak zorundayız. Cumhuriyetin 100. Yılında yani 2023 yılında bütünüyle gelişmiş çağdaş bir Türkiye kurulmalıdır. Bunun için en gerçekçi yol, öncelikle, 2023 yılını hedefleyen 20 yıllık “sürdürülebilir kalkınma”yı ve “uygulanabilir plan”ı içeren “Ulusal Gelişme Planı”nın hazırlanmasıdır. Hazırlanacak böyle bir plana giden yol-da bölge ve il gelişme planlarının hazırlanması ve uygulanması, dengeli, topyekün ve sürdürülebilir kalkınma için önemli uygulamalar olacaktır.<br />
<br />
KAYNAKÇA<br />
<br />
Prof. Dr. Afet İNAN, Medeni Bilgi ve M. Kemal Atatürk'ün EI Yazıları.<br />
<br />
Prof. Dr. Afet İNAN, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler.<br />
<br />
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Belgelerle Türkiye İktisat Politikası.<br />
<br />
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi.<br />
<br />
Prof. Dr. Cihan DURA, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı.<br />
<br />
Prof. Dr. Cihan DURA, Türkiye Ekonomisi.<br />
<br />
Hamza EROĞLU, Atatürk ve Devletçilik.<br />
<br />
Şevket Süreyya AYDEMİR, Tek Adam.<br />
<br />
Yalçın KÜÇÜK, Planlama, Kalkınma ve Türkiye.<br />
<br />
Seriye SEZEN, Devletçilikten Özelleştirmeye Türkiye’de Planlama.<br />
<br />
Suna KİLİ, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli.<br />
<br />
Mustafa A. AYSAN, Atatürk'ün Ekonomik Politikası.<br />
<br />
Mutlu DEMİRKAN, Kemalist Ekonomi Politikası.<br />
<br />
İl Gelişme Stratejileri ve Politikaları Alt Komisyonu Raporu, DPT- Ankara, 2006.<br />
<br />
Haluk BİLGESAY, Atatürk’ün Yönetim ve Ekonomi Anlayışında Vizyon, Misyon Kavramlarının Karşılığı, Türk İdare Dergisi, Sayı 451, Mart 2006.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
* Bursa İl Özel İdaresi Daire Başkanı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK’ÜN EKONOMİ ANLAYIŞI VE<br />
<br />
PLANLI KALKINMA<br />
<br />
Haluk BİLGESAY*<br />
<br />
“Şimdi arkadaşlar ekonomi hayatımızı gözden geçire-ceğim. Derhal bildirmeliyim ki ben ekonomik hayat denince ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün bayındırlık işle-rini birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir bütün sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatmalıyım ki bir millete bağımsız hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinesinde devlet, fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları birbirlerine bağlı ve birbirlerine tabidirler. O kadar ki bu cihazlar birbi-rine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa hükümet makinesi-nin önde gelen sürükleyici kuvveti israf edilmiş olur, ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki bir mille-tin kültür seviyesi üç sahada; devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hasılasıyla ölçülür.”<br />
<br />
M. Kemal ATATÜRK<br />
<br />
Bir Ekonomik Model<br />
<br />
Büyük önderin görüşleri ile ilgili yapılan araştırmalar, O’nun ekonomi ala-nında da dehasının ışıklarını yansıtan bir ekonomik kalkınma modeli geliştirdiğini, uyguladığını ve büyük ekonomik sonuçlar aldığını göstermektedir. Dünyanın ezilen uluslarına bağımsızlık konusunda verdiği büyük örneklerle birlikte ekonomik ve toplumsal kalkınma modeli örneği de vermiştir. Bugünkü bilgilerimizle dahi bizlere ve dünyanın gelişmekte olan ülkelerine yol gösterici özellikler taşıyan bu model, toplum refahının bölgeler ve kişiler arasında dengeli dağılımı açısından türlü güç-lükleri olan gelişmiş ekonomileri yönetenlere de önemli yararlar sağlamaktadır. Bu özellikleri ile Atatürk’ün ekonomi politikası, uygulaması ve uygulamada aldığı sonuçlar, bütün ülkelerin yönetici ve uzmanlarınca önemle incelenmelidir. Görü-lecektir ki bu model, dünyanın kıt doğal kaynaklarının iyi kullanılmasını sağlamak açısından insanlık yararına büyük sonuçlar vermektedir.<br />
<br />
Atatürk’ün yönetim ve ekonomiye ilişkin düşünceleri, ülkemizin çağdaş kal-kınma politikasına yön veren, hatta gelişmekte olan ülkelere örnek olan bir model olarak değerlendirilmelidir. Ülkemizin gelişmesinde başka modeller aranmasına gerek yoktur.<br />
<br />
Model ortadadır. Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalımı döneminde; yeni ulusal kurtuluş savaşından çıkmış, yeni bir devletin kurulduğu ve bu devletin her sektörde ve alanda yeniden inşa edildiği bir süreçte getirilen politikalar ve sanayileşme planları bu modelin en önemli uygulamalarıdır. Öyle bir model ki dünyada örneği olmayan bir kalkınma ve gelişme hızı bu dönemde gerçekleşmiştir. Atatürk, bu ekonomik model ile tamamen sıfırlanmış bir ekonomiden insan gücü, sermaye, bilgi, altyapı ve hiçbir dış destek olmadan ağır sanayisini kurmuş ve planlı kalkınma dönemini başlatmıştır.<br />
<br />
Planlı Kalkınma<br />
<br />
Atatürk, Onuncu Yıl Nutku’nda; “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaracağız” sözleriyle Türk Devrimi’nin çağdaşlaşmaya yöne-lik hedefini göstermiş ve bu hedefe çağdaş yönetim ve planlı kalkınma süreci ile ulaşılacağını belirtmiştir.<br />
<br />
Çağdaş yönetim bilimi, yönetimin planlama, örgütleme, eşgüdüm, yönlendir-me ve denetim gibi temel öğelerden oluşan bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle yönetim olgusunun ortaya çıktığı her yerde yönetsel anlamda planlama yapmak, eşgüdüm sağlamak ve yapılan çalışmaları sistemli olarak izlemek gerek-mektedir. Çünkü, bir ülkede planlı kalkınma yöntemleri uygulansa da, uygulanmasa da bu tür görevlerin yerine getirilmesi, belirlenen amaç ve hedeflere ulaşmada başarı sağlamanın temel koşulu olmaktadır.<br />
<br />
Planlama, ister kamu, ister özel kesimde yer alsın, tüm kişi ve kuruluşlar için, saptadıkları amaç ve hedeflere, ellerindeki sınırlı kaynakları en iyi biçimde kullanarak erişme yol, yöntem ve araçlarını belirlemekte; eşgüdüm, bu araç ve kaynakları kullanacak kişi ve birimlerin etkinlikleri arasındaki uyumu sağlayarak amaç ve hedeflere ulaşılmasını kolaylaştırmakta; izleme ise, yapılan çalışmaların ne ölçüde amaç ve hedeflere ulaştığını göstermekte, denetim, yönlendirme ve yönetimi geliştirme işlevlerinin de yerine getirilmesine olanak vermektedir.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi anlayışının temel ilkelerinden biridir planlama. Planlama, 1930'larda olduğu kadar günümüz ekonomi politikalarının da vazgeçilmezidir. Bi-lindiği gibi, Atatürk'ün ekonomik politikalarını belirleyen ilk dönem 1923-1930 yıllarını kapsar. Mevcut ekonomik durum Birinci İzmir İktisat Kongresinde belir-lenmiştir.<br />
<br />
Atatürk, ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri belirlemek amacıyla İzmir'de bir iktisat kongre-si toplamıştır. Kongre'de, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak eko-nomi politikasının yönünü çizen bir “Misakı İktisadi” kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayisini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düze-ni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir.<br />
<br />
Kongrenin açılış konuşmasında Atatürk; “Tarih, milletimizin yükselme ve gerileme sebeplerini ararken birçok siyasi, askeri ve sosyal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alakadar olan, o milletin, iktisadiyatıdır. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa yükselme ve gerileme sebeplerinin iktisadi meselelerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır… Yeni Türkiyemizi layık olduğu yüksek mertebeye ulaştırabilmek için, derhal iktisadiya-tımıza birinci derecede ve en çok önem vermek mecburiyetindeyiz.” demiştir.<br />
<br />
1923 yılında devralınan, uzun süren savaşlar nedeniyle harap olmuş, kaynakları kurutulmuş, nüfuzu azalmış, yokluklar içindeki Türkiye ile 1933 ve sonrasındaki hukuk ve eğitim sistemini, teknolojisini, sanayisini, tarımını ve tica-retini değiştiren, geliştiren Türkiye arasında büyük fark vardır. Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan ve birbiri arkasından getirilen yeniliklerin Türk devlet ve toplum düze-ninde on yıl sonunda bu önemli değişikliği yaratması, uygulayıcıların kararlılığının yanı sıra Türk toplumu tarafından benimsenip sahip çıkılmasıyla mümkün olabil-miştir.<br />
<br />
Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalım dönemindeki politikalar ile planlı kalkınma süreci uygulamaları, dünyanın hiçbir ülkesinde ve ekonomisinde görül-memiş bir sosyal ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmiştir. Bu gelişmeler, Cum-huriyet ve devrimlerle getirilen yeni düzenin sürekli olacağı düşüncesine de güç ka-zandırmıştır.<br />
<br />
Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet girişimciliğinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını ger-çekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir. Aslında dünyadaki gelişmeler de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasını zorunlu kılmaktaydı. “Laissez Faire”ci liberal ekonomi politikaları Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere gelişmiş batı ülkelerinde başarı-sızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye, Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır.<br />
<br />
Atatürk'ün ekonomik politikasının temelleri ve esasları, 1930-1940 arasındaki ikinci dönemde ortaya çıkmış ve en üst düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde; devletin öncülüğü, devlet yatırımcılığı, devlet işletmeciliği, ekonominin devletin belirlediği hedeflere yönlendirilmesi gibi hususlar ağırlık kazanmıştır.<br />
<br />
Atatürk, devletçilik konusunda “Bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel emek ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu gönence ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde -özellikle ekonomik alanda- devleti fiilen ilgilendirmektir.” demektedir.<br />
<br />
Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler adlı kitabında, Atatürk’ün Cumhurbaşkanı iken 1934 yılında hükümetin hazırladığı beş yıllık kalkınma planlarını incelerken elinde eski harflerle yayınlanmış bir broşürü gördüğünü ve bu broşürün “İktisat Esaslarımız” adını taşıdığını ve kapağında “Milletimiz mazisin-den değil artık istikbalinden mesuldür” cümlesinin yazılı olduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
Atatürk, Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik devrim hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Türk Devriminin ekonomik kalkınmayı plana bağlamasıyla; tam çalışmayı, hızlı ve dengeli sermaye birikimini, dış ödemeler dengesini, enflasyon-suz hızlı kalkınmayı, bölgeler arası dengeli kalkınmayı, özel girişimin gelişmesini, hızlı teknolojik gelişme için yabancı sermaye ile işbirliğini gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleş-tirilmiştir. 1925 yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş-tur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, Isparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olma-sıyla faaliyete geçmiştir.<br />
<br />
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimler, on beş yıl gibi kısa bir zamanda nasıl olağanüstü bir kalkınma çabasına girişildiğini göstermeye yeterlidir.<br />
<br />
Bunlardan bazıları; Türkiye İş Bankası’nın açılması, Uşak’ta şeker fabrikası, Kayseri’de uçak fabrikası, Kayseri Bünyan’da dokuma fabrikası, Ereğli Bez Fabrikası, Nazilli Bez Fabrikası, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası, Ticaret ve Sanayi Odalarının kurul-ması, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi, İstatistik Umum Müdürlüğü, Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi, Birinci ve İkinci Kalkınma Planları, 1927 yılında Teşviki Sanayi Kanunu, 1930 yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında Ziraat Kongresi, Aşar Vergisinin kaldırılması, demiryollarının satın alınarak ulusal-laştırılması, Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulması. Ve daha başkaları…<br />
<br />
Atatürk’ün devletçilik anlayışındaki “planlı ekonomi siyaseti”, devlet merkezli değil tersine kaynak kullanımının hangi sektörlerde sanayileşmeyi sağlayıp sağlamadığını ortaya çıkaran demokratik plan anlayışıdır. Birinci (1932) ve İkinci (1936) Sanayi Planlarında programa alınan yatırımların tümü, o tarihe kadar hiçbir ülkede benzerine rastlanmayan bir anlayışla, verimlilik hesaplarına dayandırılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomi siyaseti, kaynakların nesnel üretime dönüş-mesini öngörüyordu ve şimdiki gibi reel (üretken, nesnel) ekonomi, parasal ekono-minin arkasından sürüklenir duruma gelmemişti.<br />
<br />
Atatürk’ün planlı ekonomi anlayışı, ulusal çıkar ve halkçılık temeline dayan-maktadır. Bu nedenle yeterince gelişmemiş bölgelerde, o bölgenin kaynaklarını kullanıcı, gerekirse yeni kaynaklar yaratıcı bir politika ve plan yatar. Bu anlayış sayesinde Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinde, yüzyıllardır özel sektörce yapılma-mış yatırımlar, 1930’lar Türkiyesi’nin güç koşullarında yapılmıştır. Atatürk’ün bu modelinde kamusal girişim, kalkınma hamlesinin merkezine oturtulduğu için özel sektörün, kâr getirmeyeceği için yapmadığı yatırımları bile finanse etmeyi göze almıştır. Ancak, günümüzde de varlığını ve önemini koruyan ve halen çözüm-lenemeyen en önemli konulardan biridir bölge ve iller arası ekonomik gelişmişlik farkı. Bugün Türkiye üretiminin beşte biri İstanbul'da, yüzde 40’ı da Marmara Böl-gesi'nde yapılmaktadır. Bu durum, 1970’li yıllarda hızlanan bir biçimde iç göç ol-gusunu da getirmiş, plansız kalkınmanın başlıca sorunlarından biri haline gelmiştir.<br />
<br />
1930'larda bölgesel eşitliği sağlama amacıyla getirilen KİT modelinin etkisizleştirilmesi yönündeki çabalar da bunda etkili olmuş, zaten yeni yatırımlara ve üretime yönelik olmayan son yılların ekonomi politikalarıyla içinden çıkılmaz bir hal almıştır.<br />
<br />
Atatürk, özellikle yönetim, eğitim, ekonomi, kültür, sanat konularını içeren söylevlerinde sürekli olarak ileriyi düşünme, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma vurgusu yapmaktadır. 1 Kasım 1937’de Büyük Millet Meclisini açış söylevinde; “Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı ancak, türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir” demektedir.<br />
<br />
Atatürk, sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlan-mıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır.<br />
<br />
Atatürk’ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak yönündedir. Osmanlı’dan alınan kötü miras bu yolda önemli engeller oluşturmuş ancak yine de az zamanda çok büyük işler yapıl-mıştır.<br />
<br />
1933-1938 yılları arasındaki döneme, Türk sanayisinin ilk ve planlı kuruluş aşaması olarak bakılabilir. Yapılacak işler ciddi etütlere dayanan bir plana bağlan-mış, iç ve dış finansman sağlanarak çok başarılı uygulama sonuçları elde edilmiştir. Ham madde kaynakları ile enerji sorunları ciddiyetle ele alınmış, konunun bilimsel ve teknik yönü ile ciddi şekilde uğraşılmıştır.<br />
<br />
Bu dönemde yapılan yatırımlar, hep devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Programın finansmanı, geniş ölçüde vergiler, iç istikrar ve devlet bankalarının kredileri ile karşılanmıştır. Ayrıca, 1934 yılında Sovyetler Birliğinden 8 milyon dolar, 1938’de İngiltere’den 13 milyon sterlin dış borç sağlanmıştır.<br />
<br />
Yeni devletin kuruluşundan Atatürk’ün ölümüne kadar olan bu dönemin bir çok bakımdan özellikleri vardır:<br />
<br />
a) Dış ticaret açığı olmadan enflasyona başvurulmadan dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır.<br />
<br />
b) Hükümet, dış ticaret aktifinin sağladığı döviz geliriyle altın stokunu artır-maya çalışmıştır. 1931’de 6 ton olan altın rezervleri 1932’de 14 tona, 1933’de 17 tona, 1934’de 19 tona, 1937’de 26 tona çıkmıştır.<br />
<br />
c) Mali dengenin korunmasına büyük itina gösterilmiştir. Ancak karşılaşılan zorluklar hükümetin tedbir almasını gerekli kılmıştır. Hükümet başkanı olarak İsmet İnönü para sıkıntısına karşı bir çözüm yolu olarak emisyon yapılmasını istemiştir. Devlet başkanı olarak Atatürk’te her defasında karşı çıkmıştır.<br />
<br />
Atatürk'ün ekonomi politikasında makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Ata-türk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü, bu konuda Atatürk’e götürdüğü öneriler için, “Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğü-müz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlata-cağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile evet dedirtemedim” demektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde enflasyon sorunu Atatürk'ün ölümünden sonra başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi politikası çağımızın gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerine yön verebilecek özellikler taşımaktadır. Bu özellikler;<br />
<br />
a) İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahını yükseltmektir.<br />
<br />
b) Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gerekir.<br />
<br />
c) Atatürk’ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet doğrudan endüstri, ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır.<br />
<br />
d) Atatürk pazarlardaki rekabet kurullarının işleyişini bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür.<br />
<br />
e) Ekonomiye, ekonomi dışından yapılacak müdahalelere karşı önlemler almıştır.<br />
<br />
f) Ülkede enflasyonun önlenmesi yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulması için bütçe denkliğine ithalat ve ihracat denk-liğine ve devlet yatırım harcamalarının devlet gelirleri toplamına denk olmasına dikkat edilmelidir.<br />
<br />
g) Atatürk’ün ekonomi politikasının önemli bir amacı da ülkede tam çalış-manın sağlanmasıdır.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi politikasının temel amacı imtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahının yükseltilmesidir. Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gereklidir.<br />
<br />
Diğer bir deyişle bütün devrimler ve ekonomik kalkınma amacıyla yapılan uygulamalar birbirini desteklemelidir. Ekonomik ve sosyal kalkınmayı bu biçimde ele alış, son yıllarda gelişmekte olan ülkeler için çağdaş ekonomik plancılar ve işlet-mecilerce öne sürülen sistem yaklaşımının bir uygulamasıdır.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet pazarların kurallarına uymak zorundadır. Hatta devlet doğrudan endüstri ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır. Atatürk; “Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılamaz, bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir. Sırası gelmişken Cumhuriyetin tüccar telakkisini de kısaca ifade edeyim; tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlen-dirilmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu bakımdan ihracatçılar hakkın-daki kanun, murakabe hakkındaki kanun, teşkilatlandırma hakkındaki hükümler müspet neticelerini vermektedir.” demiştir.<br />
<br />
Atatürk, pazarlardaki rekabet kurallarının işleyişini, bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür. Planlı kalkınma düşüncesi ekonomik ve toplumsal kalkınma sorunları ile ilk karşılaştığı anlarda başlamıştır. Planlı kalkınmayı düşü-nürken aynı zamanda ekonomiye, ekonomi dışından müdahaleler yapılabileceğini düşünerek buna karşı önlemleri de zamanında alabilmiştir. Ali İktisat Meclisini, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetini, Türkiye İş Bankasını kurdurmasının, bu bankanın azınlıktaki bir devlet hissesiyle halkın ortaklığında mümkün olduğu kadar özerk çalışmasını sağlamasının, T.C. Merkez Bankası hisselerine halkın katılma-sıyla özerkliğin korunmasına özen göstermesinin, ekonomik uygulamalardan önce yerli yabancı uzmanlarla uzun süre tartışma yapmasının temelinde ekonomik sorun-lara ekonomi dışı müdahaleleri önleme amacı yatmaktadır.<br />
<br />
Atatürk’ün ekonomi politikası üç temel dengeye dayanmaktadır.<br />
<br />
- Devlet bütçesi denk olmalıdır.<br />
<br />
- Devletin yatırım harcamaları bütçe fazlaları ile iç ve dış borçlanmadan elde edilen devlet gelirleri toplamına denk olmalıdır.<br />
<br />
- İthalat, ihracat denk olmalıdır.<br />
<br />
Bu üç denkliği korumanın amacı, ülkede enflasyonun önlenmesi ve yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulmasıdır. Atatürk, ödemeler dengesini korumanın tek yolunu dış ticaret dengesinin korunmasında bulmaktadır. Onun için ihracat yapmadan ithalatı artırmanın yolu yoktur. Hatta bu alanda belirli bir ülkeden ithalatın arttırılabilmesi için mutlaka o ülkeye ihracatı arttırmak gereklidir. Hızlı kalkınma ve devletleştirmeler devlet harcamalarını hızla arttıran uygulamalardır. Ancak O, yukarıdaki dengeleri bozmadan bunu yapabilme-nin yollarını sürekli olarak aramış, bulmuş ve uygulamıştır.<br />
<br />
Atatürk’ün ülkeyi yönettiği 16 yıllık dönem boyunca, ülkede sözü edilebilecek bir hızlı enflasyon dönemi yoktur. Bazı krizlere rağmen Türk lirasının dış değeri 1921’de ve 1938’de aynı düzeydedir. Bu dönem, Türk ekonomisindeki kalkınma hızının Cumhuriyet ekonomi tarihinin en yüksek olduğu dönemlerden biridir. Atatürk’ün ekonomi politikasının önemli bir diğer amacı da ülkede tam çalışmanın sağlanmasıdır. Bütün ekonomik önlemlerden söz ederken çiftçiye, işçiye ve bütün faal nüfusa iş sağlanması görüşünden hareket etmesinin ve uygulama yaptırmasının başka anlamı olamaz.<br />
<br />
Bu nedenlerle Atatürk devrimlerinin üst yapı devrimleri olduğu, bütün devrim-leri gibi ekonomi devrimi de Türk toplumunu temelden değiştirmek ve çağdaş-laştırmak amacına yönelmiştir. O’nun belki de bütün devrimleriyle eşdeğer bir ekonomi devrimi vardır. Her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da daha uzun yıllar bizlere onun ışığı yol gösterecektir.<br />
<br />
Günümüzde Ne Yapılmalı?<br />
<br />
Dünya ekonomisinde ve kalkınma anlayışında meydana gelen değişmeler, AB ile uyum sürecimizde yaşanan gelişmeler ve planlama anlayışımızın öncelikleri birlikte düşünüldüğünde, ülkemizdeki idari bölümlemenin ve ülkesel yönetim sisteminin temeli olan “İl” ölçeğinde başlayan bir kalkınma anlayışının ve buna uy-gun bir planlama sisteminin geliştirilmesi gereği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bölgeler arasındaki gelişmişlik farklılıklarının kabul edilebilir düzeye indirilmesi ve görece geri kalmış yörelerin kalkındırılması için, doğal olarak il ve hatta ilçe kademelerinden başlayan bir kalkınma ve planlama sistemi oluşturulması gerekli olmaktadır.<br />
<br />
Anayasamızda da belirtildiği üzere, genel yönetimin taşradaki temel yönetim kademesi ve merkezi yönetimin taşradaki en üst yönetim birimi, “İl”dir. İl yönetim-lerinin genel yönetim içindeki özellikli ve öncelikli konumları dikkate alındığında, gerek yönetsel yeniden yapılanmada, gerekse kalkınma sürecinde, bu yönetim kademelerinin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Kalkınma açısından mekan boyutu-nun, yerel, bölgesel ve ülkesel düzeylerden oluştuğu göz önünde tutulduğunda, iller ve ilçeler, kalkınma ve strateji belirleme çalışmalarının yerel düzeydeki en önemli yönetim basamakları olmaktadır.<br />
<br />
Günümüzün kalkınma anlayışı ve araçları aşağıdan-yukarı bir gelişme modeli çerçevesinde yerel birimlere önemli işlevler yüklerken, kalkınma stratejilerinin hazırlanması ve uygulanması aşamalarında “katılımcılık” ilkesinin yaşama geçiril-mesi de önemlidir.<br />
<br />
Ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınabilmesi; planlama ve uygulama süreçlerine kamu sektörünün yanı sıra, özel sektör, gönüllü sivil kuruluşlar, meslek odaları, üni-versiteler, vb. kesimlerin de katılımı ile olanaklıdır. Bu nedenle, il ve ilçe gelişme planlamasının hazırlık, uygulama ve izlenme aşamalarında geniş katılımlı kurum-sallaşma ve dayanışma gerekmektedir.<br />
<br />
İl düzeyi bölgesel gelişme stratejilerinin hareket noktası olma özelliğine sahip-tir. Kimi durumlarda, havza, ilçe ve belde gelişme stratejilerine de ihtiyaç olmakla birlikte, bölgesel gelişme stratejilerinin hazırlanmasına temel alınması açısından il gelişme planları ve stratejileri hem hızlı ve dengeli kalkınmanın hem de yerel ihtiyaçlara ve dinamiklere duyarlı, yerel girişimleri harekete geçiren bir düzey olması açısından gereklidir. Bu kapsamda, il ve ilçe ölçeklerindeki kalkınma çalış-maları ve gelişme planlarının sağlayacağı başlıca yararlar şunlar olacaktır:<br />
<br />
a) İl ve ilçelerdeki ilgili tüm kurum ve kuruluşların geniş ve aktif katılım-larıyla hazırlanacak olan gelişme planları yoluyla il ve ilçeler; kısa, orta ve uzun vadede gelişmelerine yön verecek, genel eğilimleri tespit edebilecek ve geleceğe yönelik projeksiyonlarını eşgüdümleyeceklerdir.<br />
<br />
b) İl ve ilçelerimizin üstünlüklere sahip oldukları alanlar belirlenebilecek, mevcut ve gelişmesi muhtemel sektörlerde uzmanlaşmaları sağlanabilecektir. Böylece, il ve ilçe gelişme stratejileri, yöresel kaynakları ve potansiyelleri harekete geçiren, geri kalmış yörelerimizin sosyo-ekonomik düzeyini yükselten, kırsal kalkınmayı sağlayan ve ulusal plan ve programların gerçekleşmesini besleyen bir işlevi yerine getirecektir.<br />
<br />
c) Bölgesel gelişme amaç, hedef ve stratejileriyle uyumlu biçimde hazırlana-cak alt ölçekli gelişme stratejileri, ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınmasının önemli araçları olacaktır.<br />
<br />
d) İl ve ilçelerin temel yönetim birimleri olduğundan hareketle hazırlanacak il ve ilçe gelişme planları; yerel yönetimlerin güçlendirilmesine de katkı sağlaya-caktır. İl ve ilçe, ülke, bölge ve yerel yönetimlerin kurumsal stratejik planlama çalışmalarının bütünleştirilmesi açılarından gerekli basamaklardır. Kent, belde ve kırsal alan planlamalarının etkinleştirilmesi açısından da il ve ilçe gelişme planları önemlidir.<br />
<br />
e) Yerel ekonomiyi ve yerellik bilincini güçlendirecek ekonomik, sosyal, kültürel girişimler yönlendirilebilecek ve desteklenebilecektir. Böylece, toplumun istekleri, gereksinimleri, kapasiteleri ve tercihlerinin yeterince dikkate alındığı planlar yapılabilecektir. Yereldeki planlama çalışmaları yerel kurumlara ve yerel yönetimlere yansıdıkça yerelde topyekun planlı bir yapılanmayı tetikleyecektir.<br />
<br />
f) Yerel katılımı ve yerel demokrasiyi ön plana çıkaran, yetki ve kaynak açısından güçlendirilmiş bir taşra yönetim düzeni oluşmasına katkı sağlayacaktır. Böyle bir sistem içinde, il ve ilçe yönetimleri, kamusal hizmet ve yatırımları makro politika ve uygulamalarla uyumlaştırarak eşgüdümleyecektir. Yerel hizmetler üzerinde karar verme yetkisi yerel karar alıcılara devredileceğinden, idari sistem daha demokratik bir nitelik kazanacak; böylece, taşranın siyasal ve sosyal kültürü olumlu etkilenecektir.<br />
<br />
g) Kalkınmanın iller ve ilçeler ölçeğinden başlatılması, ülke kalkınması açısından kırsal yörelere götürülen hizmetlerin yüküne halkın daha kolay ve istekle katılımına fırsat verecektir. Hizmet istemleriyle bunun yükü arasında ilişki de böy-lece kurulmuş olacaktır.<br />
<br />
h) Yerel potansiyellerin harekete geçirilmesi kolaylaşacak, böylece atıl kapa-site kullanımı azaltılacak; küçük ve orta boy girişimlerin ve girişimcilerin ekono-miye etkin biçimde katılımı sağlanacaktır.<br />
<br />
İl gelişme stratejileri yoluyla; yöresel ve bölgesel ekonomik potansiyel ile kay-naklar harekete geçirilebilir, taşranın sosyo-ekonomik düzeyi adil ve dengeli bir tarzda yükseltilebilir, kırsal kalkınmaya katkı sağlanabilir, ulusal plan ve program-ların gerçekleşmesini destekleyen bir işlev yerine getirilebilir.<br />
<br />
Bu işlevin yerine getirilmesi ise, illerde etkili bir gelişme planlaması yapılması ve rasyonel stratejilerin belirlenip uygulanmasıyla yakından ilişkilidir. Bu nedenler-le, topyekün ülke kalkınmasının başarılmasında il gelişme planlarının önemi büyük-tür. Ancak planlı kalkınma döneminde; mülki idare amirlerine bu yönde görev ve sorumluluk verilmekle beraber, hızlı ve dengeli kalkınmayı sağlayacak yasal ve yö-netsel önlemler gerektiğince alınamamış, kalkınmanın yasal ortam ve koşulları ye-terince oluşturulamamıştır.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Onuncu Yıl Nut-kunda; “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaraca-ğız” diyerek ülkemizin çağdaşlaşmaya yönelik hedefini göstermiştir.<br />
<br />
2006 yılındayız. Atatürk’ün doğumunun 125. yılında. Bu düzeye ulaşmak zorundayız. Cumhuriyetin 100. Yılında yani 2023 yılında bütünüyle gelişmiş çağdaş bir Türkiye kurulmalıdır. Bunun için en gerçekçi yol, öncelikle, 2023 yılını hedefleyen 20 yıllık “sürdürülebilir kalkınma”yı ve “uygulanabilir plan”ı içeren “Ulusal Gelişme Planı”nın hazırlanmasıdır. Hazırlanacak böyle bir plana giden yol-da bölge ve il gelişme planlarının hazırlanması ve uygulanması, dengeli, topyekün ve sürdürülebilir kalkınma için önemli uygulamalar olacaktır.<br />
<br />
KAYNAKÇA<br />
<br />
Prof. Dr. Afet İNAN, Medeni Bilgi ve M. Kemal Atatürk'ün EI Yazıları.<br />
<br />
Prof. Dr. Afet İNAN, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler.<br />
<br />
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Belgelerle Türkiye İktisat Politikası.<br />
<br />
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi.<br />
<br />
Prof. Dr. Cihan DURA, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı.<br />
<br />
Prof. Dr. Cihan DURA, Türkiye Ekonomisi.<br />
<br />
Hamza EROĞLU, Atatürk ve Devletçilik.<br />
<br />
Şevket Süreyya AYDEMİR, Tek Adam.<br />
<br />
Yalçın KÜÇÜK, Planlama, Kalkınma ve Türkiye.<br />
<br />
Seriye SEZEN, Devletçilikten Özelleştirmeye Türkiye’de Planlama.<br />
<br />
Suna KİLİ, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli.<br />
<br />
Mustafa A. AYSAN, Atatürk'ün Ekonomik Politikası.<br />
<br />
Mutlu DEMİRKAN, Kemalist Ekonomi Politikası.<br />
<br />
İl Gelişme Stratejileri ve Politikaları Alt Komisyonu Raporu, DPT- Ankara, 2006.<br />
<br />
Haluk BİLGESAY, Atatürk’ün Yönetim ve Ekonomi Anlayışında Vizyon, Misyon Kavramlarının Karşılığı, Türk İdare Dergisi, Sayı 451, Mart 2006.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
* Bursa İl Özel İdaresi Daire Başkanı.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>